Kas 112011
 
HDK
Print Friendly

Aslında tüzüğe eleştirimiz temeldendir. Ve bunu bir önceki yazıda açıkladık. Grupları yok etmek değil, onların varlığını ve gücünü korumak üzere ayarlanmış, bürokratik, hantal ve anti demokratik bir tüzüktür.

Ancak bu genel eleştiri kimilerini tatmin etmeyebilir. Bu genel yanlışın fiilen nasıl sorunlara yol açtığı anlaşılamayabilir diyerek, en azından tüzüğün başlangıç kısımlarındaki maddelere kenar notları şeklinde eleştirilerimizi yazdık. Tüzüğün başlangıç kısımları aynı zamanda programın bir tekrarı olduğundan bu aynı zamanda bir program eleştirisi gibi de görülebilir.

Tüzüğün tamamını böyle madde madde eleştirmeye gerek de yok mümkün de değil. Aynı yanlışların efalarca tekrarlanışından ve bu yanlışların birbirleriyle de çelişmelerinden başka bir şey yok. Meraklısı hem genel eleştirimizden, hem de buradaki maddelere ilişkin eleştirilerden hareketle bunu rahatlıkla yapabilir.

Aşağıda bu kenar notları biçiminde eleştiriler yer alıyor. Tüzük maddeleri italik olarak, eleştirilerimiz ise normal herflerle şekllendirildi.

 

HDK Tüzüğünün Son Hali – 6.Ekim.2011

 

Madde 1: Kongrenin adı ve kısaltması

Kongrenin adı Halkların Demokratik Kongresi, kısaltması HDK’dır.

Madde 2: Kongrenin Tanımı

Kongre, tüm ezilenlerin ve sömürülenlerin; dışlanan ve yok sayılan bütün halkların ve inanç topluluklarının, kadınların, işçilerin, emekçilerin, köylülerin, gençlerin, işsizlerin, emeklilerin, engellilerin, LGBT (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans) bireylerin, göçmenlerin, yaşam alanları tahrip edilenlerin; aydın, yazar, sanatçı ve bilim insanları ile bütün bu kesimlerle mücadele yürüten güçlerin her türden baskı, sömürü ve ayrımcılığı ortadan kaldırmak ve insan onuruna yaraşır bir yaşam kurmak üzere bir araya geldiği ortak bir dayanışma ve mücadele zeminidir.

Maddeye İlişkin Eleştirel Notlar:

Öncelikle, maddenin başlığı ile içeriği çelişmektedir. Maddede “Kongre’nin Tanımı”ndan söz edilmektedir. Ama Kongre’nin bir tanımı değil, bir tasviri yapılmaktadır.

Bir tanım her şeyden önce bir şeyi aynı kategoriden şeylerden onu  ayıran özellik üzerinden yapılır. Yani önce o şeyin ait olduğu “küme” belirlenir, sonra o küme içinde onu o kümedeki diğer şeylerden ayıran özellik koyulur. Örneğin “insan konuşan hayvandır” gibi bir tanım, İnsan’ın hayvan kategorisi (kümesi) içinde tanımlar ve sonra o kategorideki (kümedeki) diğer varlıklardan ayıran özelliğini belirtir.

“Kongre’nin tanımı”ndan söz ediliyorsa o da böyle olmalıdır. Ya da kendine ve insanlara saygısı olan, böyle davranır ve davranmalıdır. Kongre her şeyden önce sosyal alanda siyasi mücadele yapmayı hedefleyen bir yapı mı olmayı hedefliyor? (Sırrı Süreyya’nın Kongre’de söylediği, “sosyalı siyasala siyasalı sosyala taşıyacağız” sözleri göz önüne getirilsin.) O halde benzer işlevi olan diğer yapılarla olan farkının koyulması gerekir bu maddede. Neden Kongre de önreğin Parti, Dernek, Liga (Birlik), Meclis vs. değil? Diğerlerinden ne gibi işlev ve yapı farklılıkları vardır? Madde’nin başlığına göre bunların açıklanması gerekir. Başlıkta maddenin konusu böyle belirlenmiş olmasına rağmen içeriğinde bu konuda en küçük bir söz bile yok. Bu en azından ciddiyetsizliktir. Bu tüzüğü hazırlayanların bizzat kendilerinin, tüzüğünü yazdıkları birliği, türkiyedeki insanları hatta kendilerini ciddiye almadıklarını gösterir. Aynı zamanda eklektisizmdir, iç tutarlılıktan yoksunluktur da.

Ama bunun ötesinde, gerçek sorunlardan bir kaçıştır, yazanların kendilerinin kafa karışıklıklarının bir dışa vurumudur da. Çünkü gerçekte, tam da bu bir araya gelişe neden Kongre dendiği, onun diğer biçimlerle işlevsel ve yapısal farkının ne olduğu en çok sorulan ve aslında kafaların en çok karışık olduğu konudur. Bu konuda hiç bir yerde doğru dürüt bir açıklama bulunmamaktadır. Sadece “Kongre” denmektedir. Bir şeylerin adı değişmiş olmakla kendi değişmiş olmaz. Ya da bir birlik hukuken bir şey oabilir ama politik olarak başka bir şey olabilir (Tabii sosyolojik olarak hukuki ve politik tanımlarından tamamen farklı bir şey de olabilir. Örneğin KCK, ) Bu açıklamanın yapılacağının madde başlığında haber verildiği tek maddede de bu açıklama yok.

Böylesine ciddiyesiz bir metin nasıl olup da komisyonlardan çıkıp bir de Kongrelerde oylanıp onaylanabiliyor? Buna “tam da böyle olduğu için” diye cevap da verilebilir ve verilmelidir.

Çünkü en temel sorun program gibi tüzüğün de “Komisyon’a Havale” edilmesinde. Komisyonlar, üzerinde tartışılmış ve az çok görüşlerin berraklaştığı, netleştiği konulardaki görüşleri bir derli toplu sunma, formüle etmenin veya bir uzlaşma formülü aramanın organları olabilirler.

Programda olduğu gibi Tüzük’te de her şeyden önce bu ön hazırlık ve tartışma yoktur. Hedeflenen birliğin ne amaçları (yani Programı) ne de bu programa en iyi  nasıl bir yapıyla ulaşılabileceği (yapısı, tüzüğü) üzerine bir tartışma yapılmış değildir hem tüm üyelere, hem de kamuoyuna açık.

Kongre hazırlığının, Kürt hareketinin, yaklaşan saldırıyı yanlız karşılamama kaygısının baskısı altında, aceleye gelmesi, bir neden gibi görülebilir. Ama asıl neden bu değildir. Tarih en köklü ve ciddi tartışmaların en ciddi, en kritik durumlarda yapılabildiğinive de esas o zamanlar yapıldığını gösterir.

Uzağa gitmeye gerek yok. 1968’lerde Dev-Genç’liler, neredeyse her Allah’ın günü bir miting, yürüyüş, forum, nöbet, işçiler veya köylülerle dayanışma içindeydiler, bunun yanı sıra faşistlerin ve polislerin canlarına kast etmiş, derin devletçe desteklenen ölümcül saldırıları altındaydılar. Ama tam da bu koşullarda Türkiye’de aynı zamanda en temel tartışmalar yapılıyor, büyük bir açlıkla okunuyordu. Okuma, tartışma ve eylem birbirini engellemiyor, böyle görülmüyor, aksine birbirini besliyorlardı.

1970 yılı yazı, bugünkü bütün politik temel akımların şekillendiği ve Türkiye’de gerek nicelik gerek nitelikçe enönemli teorik ve politik eserlerin verildiği ve en canlı tartışymaların yapıldığı dönemdir. 1970 yazında Haziran’daki işçi direnişleri nedeniyle sıkıyönetim vardı. Bir çok kadro cezaevindeydi.

Bunlar sadece iki örnek. Örnekler tüm dünyadaki işçi hareketleri ve sosyal hareketler tarihinden de getirilebilir. Bu kadarı yeter.

Şimdi ise “önce şu saldırıyı savuşturalım şimdi tartışmanrın zamanı değil” argümanı kimilerini çok ikna edici olabilmektedir. Ama bu aslında programatik, stratejik ve örgütsel sorunları tartışmaktan kaçmanın, var olan statükoyu sürdürmenin basit bir aracıdır.

Burada bu koşulların, esas konulardan ve tartışmalardan kaçabilmek için bir nimet olarak görülmesidir söz konusu olan. İyi bir bahane sunmaktadır işi komisyonlara ve dolayısıyla bu komisyonlar da genellikle örgütlerin temsilcilerinden oluştuğundan, örgütlerin inisiyatifine bırakmak için.

Bu ömrünü doldurmuş, son kullanım tarihi çoktan bitmiş örgütlerin hepsi birbiriyle rekabet içindedirler ama aynı zamanda bu tür tartışmalara karşı tam bir domuz topu olurlar kendi var oluş koşullarını tehdit edeceği için. Bu örgütlerin tüm üyelerinin Partiler, Kongreler, Meclisler ve bunların birbirinden farkları; bunların demokratik işleyişinin nasıl olabileceği vs. üzerine bir tartışmanın içine girdiklerini düşünün. Bu üyelerin çoğunun ilk sorgulayacakları, aynı zamanda zaten kafalarının bir çok soru işaretiyle dolu olduğu, kendi örgütleri olacaktır.

Ama bütün günah bu yuvarlarda da değil. Bu durum biraz Kürt hareketinin de işine gelmektedir. Kolaya kaçmaktadır. Karşısında her biri birbiriyle rekabet halinde bir kaç düzine küçük, güçsüz örgüt bulunmaktadır. Artık, bunların hepsi de Kürt hareketi ile bir şekilde iyi ilişkiye girmeden varlığını bile sürdüremeyeceğini sezmiştir. Eski şımarıklıkları yoktur en azından Kürt hareketi karşısında. Bu durumda, Kürt hareketi o muazzam gücüyle bunlara istediğini dikte edebilmekte bunların en küçük bir itiraz etme şansı bile bulunmamaktadır. Önce hiç müdalale etmeden bırakmaktadır. Beklemektedir iyice birbirleriyle uğraşıp çıkmaza girsinler diye. Artık tam bir çıkışsızlık belirginleştiğinde, bütün istediklerini dikte etmek için bir kaç temsilci ve vekilini yollaması yetip de artmaktadır. Durum biraz Fellini’nin Orkestra filmine benzemektedir.

Şu sosyalist gruplar olmasa, BDP dair herkesin bireyler olarak gücü oranında katıldığı bir birlik oluşturulmaya çalışılmış olsa,o zaman binerce üyesini buralarda görevlendirerek, onlar aracılığıyla çoğunluğu kazanmak zorunda olacaktır. Ama o üyeler, bu tartışmalarda Türk sosyalistlerini etkilerken (ki bu çok hayırlı olurdu) aynı zamanda farklı bir politik kültürden de etkilenirler (bu da çok hayırlı olurdu) ve Kürt hareketi içinde bulunduğu teorik, kültürel ve entelektüel gettonun sınırları dışına çıkardı.

Şimdi böyle bir olanak, kolay bir yol, işleri tepeden bitirmek varken; tartışmaları dallanıp budaklandırmanın, herkesi bunlar içine çekmenin ne anlamı olabilir? Kürt hareketinin davranışının bir yanını bu kolaya kaçma ve başına eni sorunlar açmama kaygısı oluşturmaktadır. Böylece görünüşte Kürt Hareketi ile Türk Sosyalistleri bir araya gelmektedir. Aslında Kürt Özgürlük Hareketi, hem gücüyle, hem kendisi ortada görünmeyip, kendisinin alabileceklerini Türk solcularına bırakarak, (yani delegeliklerden vekillere kadar bir çok alanda Kürt hareketi geri çekilmekte ve vermektedir) yani bir anlamda biraz rüşvet vererek tabiri caiz ise, her istediğini dikte edebilmektedir.

Böylece alan memnun, satan memnun bir ortamda, en sıradan insanın aklına bile gelebilecek sorular bile bu alışverişi yapanların işine gelmemekte ve böylece tüm toplantılar birer mizansene, bir medyatik sahneye koyuşa dönüşmektedir. Oralarda tesadüfen bizim gibi hesapta olmayan zıpçıktılar çıkınca da bunların gündemi belirlemesi engellemek kolay olmaktadır.

Halbuki, bu maddenin başlığında söylenenin içeriği üzerine yazılsa, yani “neden Kongre de Parti değil?” sorusunun cevabı açıklansa, bu bir yığın soruyu ve yeni tartışmaları beraberinde getirir. Örneğin “önceden “Çatı Partisi” deniyor ve ihtiyacın bir parti olduğu belirtiliyordu. Yeni bir ihtiyaç mı çıktı? Çıktı ise bu nedir? Yoksa bu sadece bir isim değişikliği midir? Konre’nin Parti’den farkı ne olacaktır? Ne gibi işlev ve yapı farkları olacaktır? Eğer yeni işlevler söz konusuysa, bu işlevler için en uygun yapı ne olabilir?” gibi soruları soran ve bunlara cevap arayan bir tartışma yapılmış olsaydı, bu hem Türk sosyalistlerini, hem de Kürt hareketini eğitmiş olurdu. Bir netleşme sağlardı. Belli sistematik görüşlerin billurlaşmasını ve bu billurlaşmalar etrafında yoğunlaşmalar sağlardı. Böyle bir tartışma ileri bir atılış için gereken güçleri toplardı.

Madde’nin içeriğinde başlığında söylenen yapılmadığı gibi, yapıldığı kadar yapılan da  metodolojik olarak yanlış yapılıyor. Bir tasvir var orada, tanım değil. Amaçların ve güçlerin tasfiri. Tasvirler üzerinden hiç bir şeyin özü anlaşılamaz.

Şimdi gelelim bu başlıkla ilgisiz tasvire.

Birincisi, bütün o ezilenleri, dışlananları vs. saymak yanlıştır. Siz yapacaklarınızla böyle olup olmadığınızı gösterebilirsiniz. Bu kendi kendini övmek gibidir. Bırakın da başkaları ve tarih öyle olup olmadığınıza karar versin.

Öte yandan bizzat kendinden böyle bahsetmek bile böyle olunamayacağının bir kanıtı bile olabilir. Bu bal yemek ve bal demek arasındaki fark gibidir. Bal denmektedir ama bal demenin kendisi bal yemek değildir ve çoğu kez bal demek bal yememek için bir engeldir.

İkincisi amaçlar da yanlıştır. Bu birlik sosyalizm için bir birlik değildir. “Her türden sömürü, baskı ve ayrımcılığı ortadan kaldırmak” sosyalizmi ifade eder. Bugün sosyalizmi öne bir hedef olarak koymak, Türkiye’deki geniş demokrasi cephesi kurma gereğinden kaçmak, ana halkayı doğru yerden tutmamak anlamına gelir.

Ayrıca bu birliği oluşturanların, meta üretimini ordadan kaldırmak, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete son vermek, planlı ekonomiye geçmek, bütün dünyada bir tek cumhuriyet kurmak gibi, (ki bunlar sosyalizmin yani “her türden sömürü, baskı ve ayrımcılığı ortadan kaldırma”nın olmazsa olmazlarıdır) bir amaçları yoktur bu birliğe gelirken.

Sayılan güçler ne sosyolojik olarak böyle bir program için mücadele etmeye eğilimlidirler, ne de kendileri politik olarak böyle bir programı benimsemektedirler.

Böylesine apaçık bir durum varken, bu sosyalizm amacını, böyle olmazsa olmaz ön koşullarını saymadan, “her türden sömürü, baskı ve ayrımcılık” diye tanımlamak, o güçlerin siyasi bakımdan tecrübesizliklerinden yararlanıp, onları farkına varmadan sosyalizm için bir programa imza attırmak, tuzağa düşürmek anlamına gelir. Bir sosyaliste düşen görev, “bakın arkadaşlar böyle şeyler yazıyorsunuz ama bunlar sosyalizm anlamına gelir: Üretim aracları üzerinde özel mülkiyeti ortadan kaldırmaktan yana mısınız? Böyle bir ifadeye sizlerin çalışmalarınızda ve programlarınızda rastlanmıyor. Yanlış bir iş yapmayın, gerçekte yapmayacaklarınızı ve yapamayacaklarınızı ve yapmak istemeyeceklerinizi böyle programa yazmayın” demektir, onları uyarmaktır.

Kaldı ki onların böyle amaçları da olabilir ve yapılması gereken yine değişmez. Bu birlik her şeyden önce Türkiye’de demokrasi için kurulmaktadır. Onun ayırıcı çizgisi bu olmalıdır. Sosyalistler en tutarlı ve en radikal demokratlar olukları için veay olmaları gerektiği için buraya gelirler ve gelmelidirler. O zaman da sosyalizm anlamına gelen formüllerin bu metinde yeri olmaması gerekir.

Üçüncüsü burada sayılan özneler esas olarak ülkenin demokratik olmaması nedeniyle, yani biçimsel veya hukuki eşitlik içinde yaşamadıkları için muhalif bir güç olarak vardırlar. Bu biçimsel eşitliği sağlamak ise sosyalizm değildir; en ideal kapitalizm koşullarını sağlamaktır. (Elbet bu sosyalist mücadele için de daha elverişli koşullar anlamına da gelir ama sosyalizm değildir.) Yani çocuklar, kadınlar, LGBT’ler, halklar, inanç toplulukları vs. tamamen teoride ve uygulamada eşit olsa, her hangi bir şekilde baskı altında olmasa, bu kapitalizmle çelişmez ve aksine kapitalizm için en uygun koşulları oluşturur.

Bunun da çok basit bir nedeni vardır. Kapitalizmde, bütün artı değerin kaynağı olan işgücünün, maddi ve manevi özellikleri onun kullanım değerinin özünü oluşturan artı değer üretme özelliği üzerinde hiç bir etkide bulunmaz.

Yani sekiz saat çaşılan bir Kürt veya Türk; kadın veya erkek; siyah veya beyaz, genç veya yaşlı; eşcinsel veya heteroseksüel ve hatta solucanlar gibi erselik insanlar da(yani hem erkek hem dişi) olsa, ortaya çıkacak artı değer üzerinde bunun bir etkisi olmaz. Zaten bu nedenle, demokrasi aynı zamanda kapitalizm için en ideal koşullar anlamına gelir.

Aynı şekilde, organik veya hidrokültürde domates üretilsin, üretilen nesnelerin niteliğinin veya tekniklerinin değişmesi kapitalizmin özüyle ilgili değildir. Ekolojik ürünler kar getiriyorsa, kapitalizm ekolojik te olur.

(Almanya, Ekolojik ürün ve standartlar nedeniyle bugün dünya pazarında rakipsiz olmuştur mesela.Yani Yeşiller Partisi, aslında Alman sermayesine bir üstünlük sağlamıştır, Almanya’daki ürünlere ekolojik standartlar getirerek. Tüm dünya çapında neyin ne kadar üretileceğine tüm insanların ortaklaşa karar vermesi uzun vadede insanlığın yaşaması için şarttır ama bu planlı ekonomi, yani kapitalizmin tasfiyesi demektir ve bu birlikte bir araya gelenlerin böyle bir sorunu henüz yoktur. Bu da ayrıca uluslara ve ulusal devletlere karşı bir mücadele ve devrim gerektirir. Ayrı bir konudur.)

Özetle dayanılan ve bu amaç için mücadele edeceği söylenip sıralanan güçlerin hem nesnel konumları ve çıkarları, hem de kendilerinin deklare edilmiş amaçları ile yazılan “her türlü sömürü, baskı ve ayrımcılığa son verme” amacı çelişki içindedir.

Ancak, sosyalizmin böyle verbal olarak öne çıkarılmasının nesnel bir anlamı vardır. Bu aynı zamanda demokratik mücadele ve görevleri öne çıkarmaktan kaçmaktır. Kaçma sadece geriye doğru olmaz; ileriye de kaçılır.

Türk sosyalistleri yıllardır “Sınıf”, “Emek”, “Neo Liberalizm”, “Enternasyonalizm” vs. diyerek ileriye kaçıyorlar. Bu maddeye yansıyan bu eski alışkanlığın yeni biçimde görünmesidir. Zamana uyup şimdi de bütün “Yeni Sosyal Hareketleri” ve Sosyalizm anlamına gelen hedefleri sıralanıp, demokrasi mücadelesi gündemden düşürülmektedir. Türkiye’de esas sorun, bu pahalı, baskıcı, askercil, merkezi, bürokratik devlet cihasını tasfiye etmek; ulusun Türklükle tanımlanmasına son vermek; tam bir fikir ve örgütlenme özgürlüğüdur. Bunların ise sosyalizmle ilgisi yoktur. Bunlar gerçekleştiğinde kapitalizmin gelişmesi için ideal koşullar gerçekleşmiş olur. Biz istemesek de böyledir bu. Biz sosyalistlere düşen bunu açıkça söylemektir. (Tabii bu aynı zamanda sosyalist mücadele için, eziler sınıfların birleşmesi için en uygun koşullarınr da ortaya çıkması demektir.)

Bütün bunlardan söz etmeden sömürü ve baskıyı ortadan kaldırmaktan söz etmek, aslında bırakalım sosyalizm için mücadeleyi bir yana, demokratik görevlerden bile kaçmaktır.

Ve son olarak, bütün bu yazılanlar programa ilişkindir. Bunların yeri programdır. Tüzükte sadece programa gönderme yapmak yeter. Yani o programı kabul edenler bu tüzükte tanımlanan yapıyla birleşip mücadele edeceklerdir gibi bir cümle yeter.

*

Madde 3: Kongrenin Amaçları

Kongre, mevcut anti-demokratik siyasal sisteme karşı, halklardan, ezilenlerden, yok sayılanlardan, doğadan, emekten, özgürlükten, eşitlikten, barıştan ve adaletten yana olanların demokratik bir toplum ve insanca bir yaşam için ortak mücadeleyi örgütlemeleri gerektiğinin bilinciyle;

a) Türkiye’de yaşayan tüm halkların demokratik temelli siyasal hak taleplerinin tanınması; başta anadilinde eğitim hakkının sağlanması gelmek üzere kimlik ve kültürlerinin korunması ve geliştirilmesi yönünde gerekli mücadeleyi yürütmeyi;

b) Dışlanan ve ayrımcılığa mâruz kalan tüm inanç topluluklarının ve inanmayanların düşünce, ifade, vicdan ve ibadet özgürlüklerinin eşit vatandaşlık hakları temelinde çözüme kavuşturulması için mücadele etmeyi;

c) Kapitalizme ve emek sömürüsüne karşı tüm işçilerin, emekçilerin, yoksul köylüler ile tüm çalışanların onurlu, adil, güvenceli, güvenli ve sağlıklı çalışma koşullarına ve sosyal güvenliğe sahip olma hakkını savunmak; siyaset yapma, siyasal ve sendikal örgütlenme özgürlüğü önündeki tüm yasal ve fiili engelleri kaldırmak için mücadele geliştirmeyi;

ç) Yoksulluğa itilen köylüler, emekliler, yaşlılar ve işsizler gibi toplumsal kesimlerin ortak mücadelesini geliştirmeyi;

d) Emperyalizmin dünya halkları üzerindeki egemenlik politikalarına; ekonomik, siyasi ve askeri anlaşmalarına, kurumlarına; sömürgeciliğe ve işgallere, askeri üslerine karşı mücadele etmeyi; bölge ve dünya halklarıyla enternasyonalist dayanışmayı geliştirmeyi;

e) Siyasal, ekonomik ve toplumsal yaşamın her alanında cinsiyetler arası eşitsizliğe karşı çıkarak, erkek egemen sistemin ve kadınlara yönelik şiddetin ortadan kaldırılması için mücadele etmeyi;

f) Gençliği, tekçi, milliyetçi, ayrımcı, cinsiyetçi eğitim sistemine ve eşitsizliği derinleştiren sınav sistemine terk eden; işsizliğe ve ucuz işgücü sömürüsüne mahkûm kılan politikalara karşı, siyasete aktif katılımlarının ve temsiliyetlerinin önündeki tüm engellerin kaldırılması, herkese parasız, eşit, demokratik, bilimsel ve anadilde eğitimin sağlanması konusunda mücadele etmeyi;

g) Çocukları ilgilendiren bütün işlem ve faaliyetlerde, çocuğun hakları ve yararının temel alınması gerektiği yaklaşımıyla çocukların şiddet, ihmal, suistimal, her türlü istismar, kötü muamele ve ayrımcılıktan korunması, başta eğitim ve sağlık olmak üzere tüm kamu hizmetlerinden eşit ve parasız bir biçimde yararlanması için mücadele vermeyi;

h) Lezbiyen, gey, biseksüel ve trans bireylerin heteroseksizmden kaynaklanan kamusal ve toplumsal yaşamda mâruz kaldıkları şiddet, dışlanma, ayrımcılık, nefret suçu ve söylemlerine karşı mücadele geliştirmeyi;

ı) Engellilerin kamusal ve toplumsal yaşama eşit koşullarda katılım sağlayabilmeleri için, ayrımcı uygulamalara ve engellerinden kaynaklanan sorunlarına karşı çözüm üretilmesi yönünde mücadele geliştirmeyi;

i) Çözümsüzlüğe terk edilen Kürt sorununda kalıcı bir barışın sağlanması ve Kürt halkının tüm sorunlarının demokratik çözüme kavuşturulması için mücadele vermeyi;

j) Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, özgür ve demokratik birlikteliği ilkesi çerçevesinde, demokratik özerklik de dahil olmak üzere halkların ihtiyaç duyduğu çeşitli yönetim biçimlerinin tartışılması ve hayata geçirilmesi için mücadele geliştirmeyi;

k) Militarizme ve siyasi iktidarların bu doğrultudaki politikalarına karşı, barış ve halkların kardeşliği temelinde politikalar savunmayı, zorunlu askerliğin kaldırılması ve vicdani ret hakkının tanınması için mücadele vermeyi;

l) Kapitalizmin doğayı, doğal varlıkları ve yaşamı metalaştırarak sömürmesine, yaşam alanlarını yok etmesine karşı, doğanın, insanın, hayvanların ve tüm canlıların yaşam haklarının güvence altına alınması için mücadele yürütmeyi amaçlar.

Maddeye İlişkin Eleştirel Notlar:

Bu madde de baştan aşağı yanlış ve gereksizdir.

Birincisi, buradaki maddeler zaten programda vardır. Gereksiz bir tekrar olmaktadır.

Öte yandan bir önceki maddede, yanlış bir bağlamda olmakla ve içeriği de yanlış olmakla birlikte, zaten amaç ve güçler belirtilmeşti, bu maddede yine belirtilmiş olmaktadır. Yani sadece Programa göre gereksiz bir tekrar değildir; aynı zamanda ikinci maddenin içeriğine göre de gereksiz bir tekrardır.

Herhalde bu Kongre’nin programı üç farklı boyutta sunma gibi bir merakı var. Önceki maddedeki bir tür “mini-program”; esas  program olarak kabul edilen metin “maksi-program”; bir de bu üçüncü maddedeki metin de “midi-program” olsa gerek.

Ama bu programlar de nedense hem genel ve kategorik olarak program denen şeyin kendisiyle hem de birbirleriyle çelişiyorlar. Ve sadece bu kadar da değil, cümleler ve önermeler de aynı madde, hatta aynı paragraf içinde birbirleriyle çelişiyorlar. Örneğin ikinci maddede bir bütün olardak sosyalizm formüle edilirken şimdi üçüncü maddede bir bütün olarak demokrasi çerçevesine sokulabilecek talepler ifade edilmektedir.

Eklektisim bu kadar olabilir. Eğer eklektisizim veya saçmalık üzerine bir ders vermek gerekirse bu Kongre’nin program ve tüzükleri harika bir örnek sunarlar.

Ama biz bu saçmalıklar ve çelişkiler labirentinde ipin ucunu kaçırmamak için bütün bunlar yokmuş gibi davranıp esasta kalıp onu gözden yitirmemeye çalışalım.

Program bir yapılacak işler planıdır; bir ilkeler deklerasyonu değil.

Bu program denen metinler böyle olmalıdır anlamına gelir. Programlar, hiç bir yuvarlak ve genel söz içermemeli somut işleri somut tedbirler ve örgüt biçimleriyle ifade etmelidir.

Her şeyden önce bu üç mini, midi ve maksi programın bu temel yanlışı bulunmaktadır. Dolayısıyla bu üç metin de bir program adını almaya layık değildirler.

Ama sadece bu kadar değil, bu hedefler de en soyut biçimde ifade edilmiş olmalarına rağmen yanlış ve çelişkilidirler yukarıda gördüğümüz gibi. Yani hedefler açısından yanlıştırlar (Sosyalizm hedefi), hedeflerle o hedeflere ulaşacak güçler açısından yanlıştırlar (Yeni Sosyal Hareketler ve Kongre’ye adını veren “Halklar”). Ama sadece bu kadar da değil, bu program sadece sosyalizmi demokrasinin önüne geçirip ikisini eklektik bir biçimde karıştırdığı için değil, formüle ettiği kadarıyla demokratik de değildir.

Şimdi bunu gösterelim.

Demokrasi nedir? Her şeyden önce, bir ulusun, dille, dinle, ırkla, soyla, tarihle vs. tanımlanmasını rdeddetmek, ulusu bunlarla tanımlamaya karşı tanımlamaktır.

Yani devletin, tıpkı ideal laik bir ülkede bütün dinler karşısında kör olması gerektiği, hiç bir dini tanımaması gerektiği gibi, bütün “halklar”, etniler, diller, tarihler, “ırklar”, gelenekler, kültürler vs. karşısında da kör olması; bunların hiç birini tanımaması, bu özelliklerin politik anlamının olmaması gerekir.

Bu somutta nedir? Yani ulusun Türklükle tanımlanmasına son vermek ama Türklük ve Kürtlükle de tanımlamamak; Türklükle, Kürtlükle veya daha başkalarıyla tanımlamayı da reddetmek.

(Buna belisiz biçimde hukuki bir tanımla “Anayasal Vatandaşlık” diyenler de var. Bu tanım da yanlıştır. Anayasa Türklüğü ulus olarak tanımlıyorsa, anayasal vatandaşlık Türklükle tanımlanmış olur.)

Peki bir programın somut olması gerektiğine göre, bu somut olarak nasıl formüle edilebilir?

Bunun somut ifadesi şunlar olabilir:

Öncelikle, herkesin istediği dili anadil olarak seçme ve anadilinde eğitim ve öğretim hakkı, ulusu tanımlayan, politik bir anlamı olan resmi bir dilin olmaması.

(Bu anadilde eğitim, “anadil eğitimi” ile karıştırılmamalıdır. Anadil eğitimi resmi ve ulusu tanıyan bir dili kabul eder, eğitim bunla yapılır, ama bunun yanı sıra insanlara devletin maaşını verdiği öğretmenler ana dili dersi verirler. Bu demokratik bir talep değildir, laik bir ülkede her dinden olanlara devletin okullarında o dine ilişkin ders vermesi gibidir. Bu “Avrupa Birliği standardı” denendir ve fiilen Avrupa Birliği ülkelerinde bulunmaktadır. Bu “anadil eğitimi”, bir dille tanımlanmış bir ulusu reddetmez, ona dayanır ama onu esnetir. Türk Devletinin ve bütün büyük partilerinin azami kabul edeceği program da budur. Bireysel bir hak olarak Kürtlüğün ve Kürt dilinin kabulü (tabii zorda kalınırsa bütün diğer dillerin de), ama ulusun Türklükle tanımlanmaya devam edilmesi (Yani Türkçe’nin resmi dil olması, ulusu tanımlayan dil olması ve okullarda Türk Tarihi okutulması). Biz radikal ve demokrat bir parti olarak, işçi hareketinin ta evelki yüzyıldan beri savunduğu bu demokratik programı savunmalıyız. Resmi bir dil ile pratik bir sorun olarak ortak bir konuşma dili (lingua Franz)  ayrı bir sorundur ve buna vatandaşlar gerek var mı varsa hangi dil olmalı ayrıca karar verirler.

Bu radikal demokratik talebi savunmak bugünkü hukuk sistemi içinde bile mümkündür aslında. Çünkü, resmi görüş, Türklüğün hukuki bir tanım olduğu her hangi bir etnik, dini, ırki bir anlamı bulunmadığı (Aslında görüşün aksine bunların hepsi de vardır) iddiasındadır. Bu iddianın fiili uygulaması olan talepler. Örneğin “resmi dil” olarak Türkçe olur ama, fiilen onu resmi dil olmaktan çıkaracak tüm talepler koyulabilir. Yani yukarıda ve aşağıda söylediklerimiz. Bu “Kitabına uydurma” sorunu ayrı bir sorundur. Yeter ki iş oralara kalsın. Önemli olan önce ulusun ne ile tanımlanacağında anlaşmak ve onu savunmaktır. Bir dil, din, etni, tarih vs. ile mi tanımlanacaktır, yoksa bunlarla tanımlanmaya karşı mı tanımlanacaktır?)

Tarih kitaplarında Türk, Kürt, Arap, Fars, Çerkez uluslarının tarihleri değil, ulusların tarihleri olmadığına dair bir tarih okunması. Yani Demokratik bir ülkede, herkes ana dilinde ama ulusların tarihi olmadığına dair aynı tarihi okur. Tıpkı gerçek laik bir ülkede, herkesin okullarda Darvin yasalarını, DNA’ları öğrenmesi gibi ama, okul dışında isteyenin Hindular gibi insanın defalarca yaşayacağına; Müslümanlar gibi ölüp öte dünyaya gideceğine ve cenneten geldiğine dair tarihleri de özel hayatında okuması gibi olur. Okul dışında isteyen istediği Çerkez ulusunun tarihini okur veya savunur. İsteyen Türkerin tarihi olduğunu savunur, isteyen bunu Orta Asya’dan, İsteyen, Anadolu’daki Neolitik devrimden başlatır isteyen bütün bunları deli saçması olduğunu söyler. İsteyen Zaza  dilinin Kürtçenin bir lehçesi, isteyen Zazaca’nın ayrı bir dil olduğunu savunur, bunu savunmak için dernekler kurar, yayınlar yapar. Bütün bunların Fenerbahçe veya Beşiktaş taraftarlığından veya bir spor kulübü kurmaktan farkı olmaz ve olmamalıdır. Bu insanların bireysel özgürlükleri sorunu olur.

Elbet, ulusların tarihi olmadığına dair bir tarih yazılması şimdilik gerici ulus anlayışının egemen olduğu bir ülkede zordur ama olanaksız değildir. Bu tarihi, ülkede ve komşularındaki bütün dil, din, etni, soy, cinsten insanların eşit temsilcilerinden oluşacak bir tarihçiler kurulunun yazması pratik bir çözüm sunar. Öyle bir Tarih’te hiç bir ulus kendi tarihini diğerlerine dayatamayacak ve çoğunluğu sağlayamayacaktır. Bu da fiilen ulusların tarihi olmadığına dair bir tarih olur. O halde, bu talep fiilen somut örgüt biçimiyle şöyle formüle edilebilir: Herkesin anadilinde okuyacağı aynı tarih kitapları ülkedeki ve komşularındaki tüm dillerden, dinlerden, “ırk”lardan, “azınlık”lardan, “ulus”lardan, cinslerden, cinsel tercihi farklı olanlardan eşit sayıda tarihçiler tarafından ortaklaşa yazılacaktır.

İşte bütün o paragraflar dolusu sorunu Kürt, Türk, Çerkas, Ermeni, Pontus vs. sorunlarını çözecek, son derece somut iki madde budur. Bunlar çok açıktır, somuttur ve kaytarma ihtimali yoktur bunları yapacağını söz verenin. Bu da, yani kaytarma yollarını bizzat tıkamak da çok önemlidir çünkü programda.

Şimdi bu Kongre’nin programına bakalım. Var mı böyle bir açıklık ve netlik ve somutluk? Yok.

Örneğin “a) Türkiye’de yaşayan tüm halkların demokratik temelli siyasal hak taleplerinin tanınması; başta anadilinde eğitim hakkının sağlanması gelmek üzere kimlik ve kültürlerinin korunması ve geliştirilmesi yönünde gerekli mücadeleyi yürütmeyi” diye yazılıyor bu konu. Yani bir yığın laf kalabalığı, boş laf. Yarın öbür gün pek ala vaz geçilebilecek ve başka türlü yorumlanabilecek sözler.

Yanlış keşke bu kadarla kalsa, sadece bu kadar da değil, Konre’nin programı gerici milliyetçiliğin millet anlayışını savunmaktadır bu anlayışa dayanmaktadır ve bunu yeniden üretmektedir. Yani demokratik de değildir. Bu gericilik bizzat şu yukarıda aktarılan “a” şıkkında bile sırıtmaktadır.

Ne demektir “tüm halkların demokatik temelli siyasal hak talepleri”?

Yani politik olanın “halklara” göre tanımlanması demektir. Demokratik bir ülkede, “halkların siyasal talepleri” olmaz, Fenerbahçelilerin veya Beşiktaşlıların siyasal talepleri olamayacağı gibi. Demokratik bir ülkede “halklar” da tıpkı gerçek laik bir ülkedeki dinler gibi olur. Onların “demokratik siyesi talepleri” ancak bugün, Türklükle ulusun tanımlandığı bir ülkede olabilir. Gerçekten laik bir ülkede nasıl, dinlerin “demokratik siyasal talepleri” olamaz ise öyle. Dinlerin bir siyasal talebi olamaz, çünkü dinler siyasal birimler değildir, olamaz ve olmamalıdır. Ama bugün, Türkiye gibi Diyanet, imim hatipler gibi oluşumların olduğu, ulusun fiilen sünni Müslümanlıkla tanımlandığı bir ülkede farklı inançlardakilerin “demokratik siyasi talepleri” olur. Aynı şekilde “halklar” siyasal birimler değildir, olamaz ve olmamalıdır demokratik bir ülkede. Halkların demokratik siyasi taleplerinin olduğu bir ülke fiilen demokratik bir ülke olamayacağından, bunu istemek, gerici milliyetçiliğe dayanan bu düzeni sürdürmek istemekten başke bir şey değildir.

Bu gerici milliyetçilik, en somut biçimde J şıkkında formüle edilmektedir:

“ j) Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, özgür ve demokratik birlikteliği ilkesi çerçevesinde, demokratik özerklik de dahil olmak üzere halkların ihtiyaç duyduğu çeşitli yönetim biçimlerinin tartışılması ve hayata geçirilmesi için mücadele geliştirmeyi”

Ne demektir “ulusların kendi kaderini tayin hakkı”?

Özünde, politik olanı, yani ulusu, bir dille, dinle, tarihle tanımlama ve böyle bir devlet kurma hakkı demektir.

Demokratik bir ulusçuluk ise, ulusu bir dille, dinle, tarihle, “halkla” tanımlama hakkını reddeder; kendisini böyle tanımlamaya karşı tanımlar.

Yani demokratik bir üykede, bir tek köyün bile, kendi kaderini tayin hakkı olur ama “halkların” veya “ulusların” kendi kaderini tayin hakkı olmaz. Bir tek köy bile, politik olanı bir dile, dine, tarihe, soya göre tanımlamayı reddediyor, ayrılacağı demokratik ülkenin özelliklerini koruyorsa ayrılabilir. Ama o ayrılan köy, örneğni, köyün resmi dili, abazacadır dediği anda, o demokratik ülkenin orduları, bu köyün üzerine yürümek ve orada o resmi dilden olmayanların hakkını savunmak demokrasiyi tekrar geçerli kılmakla yükümlüdür. Bunu bizzat iç savaşta Kuzey Eyaletleri Güney’e karşı yapmıştır. O zaman hiç bir Marksist veya Demokrat çıkıp, “ulusların kendi kaderini tayin hakkı”ndan konuşmamıştır. Dolayısıyla, delmokratik bir cumhuriyet, aynı zamanda, demokratik olarak ulusu tanımlamayan bütün uluslara karşı potansiyel bir savaş hali demektir.

Yukarıda ayıntı yapılan maddede savunulan ulusçuluk, ulusun, Türklüğün yanı sıra Kürtlük, Eremenilik, Pontusluk, Rumluk, Süryanilik vs. ile tanımlanmasını da savunmaktadır, bunların devleti tanımlayan politik birimler olmasını talep etmektedir.

Demokratik bir ulusçuluk ise, ulusun bütün bunların ve diğerlerinin yanı sıra Türklükle tanımlanmasını da reddeder.

Bu açıdan baktığımızda, Kongre’nin programı gerici ulusçuluğa dayanan, gerici bir programdır ve demokratik bir ulusçuluğa karşıdır. Kuracağı rejim de gerici ulusçuların ve ulusların birliği olabilir.

İşte tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır Programın neden komisyonlarda yazılamayacağı.

Bu demokratik ve gerici ulusçuluklardan hangisinin seçileceği ve savunulacağı yönünde bir tartışma olmadan; bu konuda bir netlik ve siyasi eğitim olmadan; demokratik ulusçular gerici ulusçulardan programatik ve siyasi olarak kopuşmadan ve ayrılmadan yazılan ve yazılacak programlar gerici milliyetçiliğin programları olmaya mahkumdurlar.

Bizzat bu tartışma içinde gerici milliyetçiliğin özü ortaya çıkarılıp demokratik bir milliyetçiliğin temellerini atabilir. Ancak ondan sonra demokratik milliyetçi hedeflerde birleşenler, bu demokratik milliyetçiliği nasıl ve hangi biçimde formüle etmenin amaçlara en çok hizmet edebileceğini tartışıp bu tartışmayı aşağı yukarı tükettikten sonra bir uzlaşma formülü için komisyona havale edebilirler.

Bütün bunlar olmadan, fiilen fosilleşmiş yuvarların temsilcilerinden oluşan komisyonlara işi havale etmek, gerici milliyetçiliği egemen kılmanın bir aracından başka bir şey değildir.

Ama bunda Kürt burjuvazisinin de gizli bir suç ortaklığı bulunmaktadır. Onlar tam da böyle bir ilişki aracılğıyla, bir taşta iki kuş vurmaktadırlar. Bir yandan Türk solcularının çapsızlıklarının ve güçsüzlüklerinin tekrar ve tekrar sergilenmesine yol açıp, Kürt hareketi içindeki demokrat ve plebiyen kanadın Türkiyeli ezilenlere ulaşma çabalarının beyhudeliğinin propagandasını yapmakta, kendi pozisyonlarını güçlendirmektedirler; diğer yandan, Kürt Hareketinin gerçekten demokratik bir harekete dönüşmesinin yollarını tıkamaktadırlar. Yani aslında Kürt burjuvazisi veya gerici milliyetçileri ile fosilleşmiş Türk sosyalistleri ki onlar da aynı gerici milliyetçilikle mamuldurlar, birbirlerinin varlığından güç alarak ve birbirlerinin varlığına haklılık kazandırarak bir simbiyoz yaşam sürdürmektedirler.

Burada şimdilik sadece ulusun tanımlanması ile yetindik. Çünkü bu demokratik olmanın özüdür. Tüm yurttaşların dili, “etnisi”, soyu, “halkı” vs. nedeniyle bir ayrımcılğa uğramamasının, en azından biçimsel ve hukuki bir eşitliğe kavuşmasının en asgari koşuludur. Bu olmadan herşey bir yığın palavra olur.

Aynı durum din için de geçerli olmalıdır. Yani politik olanın her hangi bir din ya da dinsizlikle tanımlanmaması gerekmektedir. Bunun da Türkiye’de somut anlamı, devletin Din alanından bütünüyle elini eteğini çekmesidir. Bu da somut olarak, İmam Hatiplerin, din derslerinin, Diyanet’in, hüviyetlerden din hanesinin vs. kaldırılmasıdır.

Peki bu “midi-program” ne diyor? Herşeyi ve hiç birşeyi:

“b) Dışlanan ve ayrımcılığa mâruz kalan tüm inanç topluluklarının ve inanmayanların düşünce, ifade, vicdan ve ibadet özgürlüklerinin eşit vatandaşlık hakları temelinde çözüme kavuşturulması için mücadele etmeyi”

Burada bir tek somut söz veya pılacak iş var mı?

Yok. Bir yığın boş laf.

Bu somut talep olarak her şeyden Diyanetin, İmam Hatiplerin, Din derslerinin, Dine ilişkin ifade ve ritüellerin (Nüfusta din hanesi, Askerlikte yemek duaları vs.) kaldırılmasıdır.

Sen bunların hiç birisini söyleme, “dışlananların” “eşit vatandaşlık hakları” temelinde çözüme kavuşturulacağını söyle. Bu fiilen gerçek bir laiklik değil; bütün dinlerin ve dinsizlerin de devletçe tanınması ve bütün bu işlere devletin bakması gibi gericinin gericisi bir sonuç doğurur.

Ağacı tohumundan tanmıyorsanız meyvesinden tanıyın derler. Bu sözlerin ilerde nasıl zehirli meyveler vercekleri, aslında Kongre’nin ikinci günü ortaya tohum olarak çıktı. Siz Hakları politik olmaktan çıkarmak hedefini yazmazsanız ve bu hakları tek tek sıralamaya başlarsanız, programa özel olarak “biz zikredilmemişiz” diye bir yığın “halklar” ve inançlardan gelen itirazlar çıkmaya başlar. Tam da bu oldu Kongre’de. Ve bu itirazlar çıkınca da hangi halkın daha çok ezildiği yolunda bir yarış ta başlar. Öyle de oldu. Bir süre sonra kimin daha çok ezilip katliama uğradığına dair bir yarış başladı ve birden bire son derece gerici ve milliyetçi ifadeler duyulmaya başlandı. Durumun vehametini gören divan da konuyu tartışmaya son verip komisyona oradan da gelecek kongreye havale etti.

Buraya kadar sadece Tüzüğün bir kaç maddesini ele aldık ve elimizden geldiğince kısa tutmaya çalıştık, bir çok çelişkiyi de görmezden gedik.

Durum ortada. İler tutar yeri olmayan, ne dediği belirsiz, soyut, bir yığın boş laftan ibaret, o boş lafların anlamı üzerine düşünüldüğünde de gerici ve demokratik olmayan bir öze sahip oldukları açıkça görülen maddeler.

Bunlar bir program eleştirisi olarak da okunabilir. Çünkü buraya kadar ele aldığımız tüzük maddeleri, bir tür “mini” ve “midi” programdılar.

Burada tüzüğün esas işleyişe ilişkin bölümleri başlıyor. Bu maddeler de, “herkes layığını bulur, böyle programa böyle tüzük” denecek şekilde.

Ama artık bunları da tek tek ele almayacaız. Bu sıkıntıya daha fazla dayanamayacağız. Programdaki eklektisizim, çelişkiler, gereksiz tekrarlar vs. hepsi aynen tüzükte de var.

Program bir bütün olarak, Türk Sosyalislerinin, hem metodolojik, teorik ve programatik olarak nasıl gerici bir pozisyonda bulunduklarını, bildiklerini bile unuttuklarını gösteriyor.

Tüzük ise bu hafıza kaybına uğramış grupların varlıklarını sürdürebilme çabalarının bir anıtı.

Bu program ve Tüzüge karşı bir savaş açmadan, bu program ve tüzük; hazırlanışı, özü ve biçimiyle yenilmeden, demokratik hareketin bir toparlanma yaşaması olanaksızdır. Bunların saçtığı zehirler, Kongre’nin ilk gününü demokratik atmosferinin yok olmasına yol açar.

Program her şeyde önce demokratik bir ulusçuluğu ve buna bağlı diğer demokratik talepleri somut olarak, en küçük bir kaçış noktası bırakmadan kısa ve özlü biçimde ifade etmelidir. Böyle bir programa temel olacak metin bizim bir türlü ne kongrelerin, ne komisyonların gündeme almadığı ve ısrarla yokmuş gibi davrandığı iki sayfalık bir metinden ibaret karşı programımızdır.

Tüzük ise, var olan, her şeyden önce, ilk kuruluş kongresi için zorunlu ve kaçınılmaz olan, parti ve yuvarların tanınmasına son vermek; Kongre içindeki farklı görüşlerin çoğunluğu kazanma ve kazanabilmek için faaliyetlerini örgütleyebilmelerini, her üyenin hakları çerçevesine yerleştirmekle yükümlüdür. Yani ilk kongre için örgütlerle görüşülmüştür ve onlar örgüt olarak tanınmış ve öyle toplanılmıştır ama ilk kongre ve tüzüğün görevi, bu örgütlerin, Kongre içindeki tanınmalarına ve haklarına son vermek olabilir ve olmalıdır. Kongre için bir tek birim olmalıdır. Tek tek bireyler, bunların eşitliği ve hakları. Örgütler, bireyler olarak katkıları ve katılımları ölçüsünde belirleyici olabilirler ve olmalıdırlar.

Kabul edilen bütün tüzük ise, aslında bu ilk kurucu grupların varlığını ve etkilerini sürdürmelerinin bir aracı olarak yazılmıştır. Bu en önemli ve temel koşul bulunmamaktadır.

İşin ilginci, ilk Kongre, başlangıçta Türk Sosyalist yuvarları ile olan ilişkisini, şimdi bütün “Halk”lara da yaymış bulunmaktadır.

Buhu şöyle açıklayalım. Ulusu türklükle tanımlanmış olduğu bir ülkede, “Halkların” üzerlerindeki baskıya halklar olarak örgütlenerek direnmeleri demokratik bir karakter taşır, baskıya karşı bir direniştir. Ama bu demokratik ve esilen direnişi karaşteri olan halklar, programatik olarak “Halkların” hiçc bir politik anlamı olmaması için mücadele etmiyorlarsa, yani aslında kendilerini ve diğer halkları, politik olarak yok etmek içinmücadele etmiyorlarsa; halkların politik birimler olduğu bir düzen için mücadele ediyorlarsa, bu gericiliği programlaştırmak olur, baylangıçta halklar olarak bir araya gelmenin demokratik özü yok olur. Kongre tam da bu tehlikeyi canlı olarak da yaşadı.

Kongre, programıyla, halklara, “ey halklar, buraya halkları yok etmek üzere gelin, bizim programımız budur demeli. Örgütlü hülkların mücadelesi o zaman gerçekten özüyle de demokratik bir anlam kazanır ve gerçekten başarıya ulaşır ve de başyarıya ulaştığında bütün bölgeyi kurtarma potansiyeli taşır. Ama bu yapılmadığı an, hedef demokratik olmadığı an, o halklar, politik birimler olmak için mücadele edip bir araya geldiklerinde, bu bir araya geliş bir halklar boğazlaşmasıyla son bulur eninde sonunda. (Bunun ip uçları da Kongre’de yaşandı.)

İşte Sosyalist yuvarlarla olan durum da aynıdır. Kongre, yuvarlara, kendinizi yok etmek üzere buraya gelin diyebilmeli ve demelidir. Elbette tıpkı gerçek demokratik bir ülkede “Halkların” en geniş özgürlüklerle örgütlenmeleri gibi, bu “Örgütler” veya “yuvarlar” da Kongre içinde örgütlenmeye çalışabilirler. Yani kendi görüşlerini yayarak, kongrenin yasallığı içinde kendi görüşlerini çoğunuluğu kazanmak yoluyla gerek politikada gerek yönetimde egemen kılmaya çalışabilirler. Ama bunlar Kongre’nin bileşenleri, özel hakları, kotaları olan bileşenleri olamazlar. Bunu ancak eşiut hakylı üyeler ve bireyler aracılığıyla yapabilirler ve ypabilmeyidirler.

Kongre, tüzüğünde Grupları ebedileştirmekte, programında “halkları”. Birinci gün bu birleşmenin demokratik potansiyellerinin bir gösterisiydi, ikinci gün ise, bu gerici tehlikelerin somutlaşmasıydı. Birinci günün demokratik potansiyelleri ikinci günün gerici tüzük, program ve işleyişlerini yenmeden, buna karşı bir mücadeleye girmeden bu Kongre demokratik muhalefeti toplayan ve geliştiren bir merkez olamaz.

Bu haklar meselesinin üzerinde ne kadar durulsa azdır. Kısaca bazı hatırlatmalar yapalım yeri gelmişkin. Bu aynı zamanda o sosyalist yuvarların varlığı ile halkların varlığı arasındaki derin ilişkiyi de gözler önüne serer.

Türkiye’de devlet ve ulus Türklükle ve Sünni İslam’la tanımlandığı için, fiilen bütün diğer “halklar” ve “inançlar” baskı altındadır. Bu baskıya karşı demokratik özlemler bütün sosyalist ve demokratik hareketin özünü oluşturmaktadır.

60’lı ve 70’li yıllarda sosyalist hareket, humanizmi ve demokrasi talepleriyle bütün bu baskı altındaki “halk” ve inançların, kendilerini ifade edebilecekleri ve demokratik bir kanal sunuyor böylece bütün demokratik  özlemler, sosyalist bir hareket çerçevesinde kendilerini ifade ediyorlardı. Yani Türkiye’deki sosyalist hareket aslında ve özünde demokratik bir hareketti ama demokratik olduğunu bilmeyen, kendini sosyalist sanan bir demokratik hareketti. 60’lardaki hızlı yükselişini biraz da buna borçludur. Sosyalizmi bilmediği sürece demokratik özü ağır bastı. Ancak sosyalistliği öğrendikçe de demokratiklikten uzaklaşıp ulusçulaşmaya başladı.

Stalinizmin işçi ve sosyalist harekete yaptığı zararlardan çok söz edilir. Ama stalinizmin, esa zararı demokratik hareketedir. Çünkü demokratik taleplerin terki ve gerici bir milliyetçiliğe geçiş anlamına gelmektedir aynı zamanda Stalinizm. “Tek ülkede sosyalizm” gerici milliyetçiliğe geçişti demokratik bir milliyetçilikten: bürokrasi ise demokratik hedef ve geleneklerin terki anlamına geldi.

Türkiye’li sosyalistler Marksizm ve Ssoyalizm diye stalinizmle tanışıp onu öğrendikçe, altmışlardaki naifliğini yitirdikçe, demokratik karakterini yitirip milliyetçi ve sosyalist hale gelmeye başladı.

Böylece, sosyalistler sosyalistleştikçe, yani anti demokratik milliyetçiler haline geldikçe,  ortada demokratik özlemlerin içine akacağı bir demokratik hareket kalmayınca, bu demokratik özlemler, en saf biçimlerinde, ulusun Türklük ve Sünni İslamlıkla tanılanmasına direniş biçiminde ortaya çıkmaya başladılar. Yani en başta Kürt hareketi sonra Alevi hareketi böyle ortaya çıktı.

Ve sadece yeni kuşaklar kendilerini böyle Kürtlük veya Alevilik vs. temelinde ifade etmediler; ama aynı zamanda bizzat dün demokratik özlemlerini Sosyalizm içinde gerçekleştirebileceklerini umanlar, bu özlemlerine Sosyalist hareketin “sınıf” diyerekten (aslında bu “sınıf” deme, fiilen egemen ulus milliyetçiliği ve demokratik özlemlere kapalılık anlamına geliyordu) hiç bir ilgi göstermediğini gördükçe, sosyalizmin dünya çapında itibarsızlığının da etkisiyle, sosyalist hareketten uzaklaşıp, Kürt, Alevi, Çerkes, Pomak, Ezidi hatta ateist vs. olduklarını keşfetmeye başladılar.

Sosyalizmden uzaklaşma, aslında sosyalist harekete egemen milliyetçi ve anti demokratik sosyalizmden, yani bürokratik stalinizmden bir uzaklaşmydı. Öz ve görünüm bütünüyle kendine zıt biçimlerde ortaya çıkıyordu.

Şimdi, artık sosyalist yuvarlar biçimide değil de, “halklar”ın temsilcileri olarak gelenler, aslında yüzde doksanıyla böyle “eski Sosyalistler”dir. Ama bunlar aynı zamanda, Stalinizmin gerici milliyetçi ve anti demokratik eğitiminden de geçmiş sosyalistlerdir. Bu nedenle, tepkileri demokratik karakterli, programları ise anti demokratik ve gericidir çoğu kez.

Ama Alevi ve Kürtler, sosyalist hareketin esas taze insan kaynağını oluşturuyorlardı, bunların demokratik özlemleini, artık sosyalist harekette değil, Alevi ve Kürt olarak ifade etmeleri ve örgütlenmeleri, sosyalist hareketin bütün köklerinin kuruması anlamına geldi. Ortada hayatiyetini yitirmiş, küçük ve etkisiz yuvarlar kaldı.

Bu örgüt veya yuvarlar için biricik insan kaynağı, Türk ve Sünni kökenli, Şehir orta sınıfları kalmıştı. Bunlar ise, bugünkü sistem içinde, Türklükleri ve Sünnilikleri nedeniyle (Ateist de olabilirler fark etmez, kültürel olarak Sünnidirler ve o ortamda yaşarlar.) özel bir ezilme ilişkisi içinde olmadıklarından, hatta egemen ve üst kesime ait olduklarından, demokratik özlemlere uzak durdular. Bunu da özellikle daha çok “Sosyalizm”, “Sınıf”, “emek” diyerek ifade ettiler. Bu toplumu saran şoven milliyetçiliğin ve demıkratik özlemler karşısındaki bürokratik duyarsızlığın, sosyalist bir versiyonundan başka bir şey değildi.

O halde, bu günkü yuvarlar ve “halklar” ve “inançlar” aslında bir yanıyla aynı madalyonun iki yüzüdürler de. Şimdi, AKP iktidarı şehir orta sınıflarının ve Alevilerin de karşısında bir tehlike oluşturduğu için, bunlar Kürtlere yaklaşmaktadırlar. İşte sosyalist yuvarların, artık direnmemeleri ve Kürt hareketiyle bir araya gelmeleri, son duruşmada, bu eğilimin bir yansımasından başka bir şey de değildir.

Şimdi ortada iki çözüm vardır.

Programatik olarak:

Birincisi, bu “halklar”, bir politik birim olarak tanınmaları için mücadele ederler.

İkincisi, bu “halklar” Türklerin de kendileri gibi bir “halk” olması, yani hiç bir halkın politik olanı tanımlamaması için mücadele ederler. Yani Halkların politik bir anlamı olmaması, halkların politik bir birim olmaması için mücadele ederler.

(Tüzüksel olarak da aynı durum söz konusudur:

Birincisi, bu örgütler, yuvarlar yani “bileşenler” ya birer birim olarak tüzükçe tanınıp var olmaya devam ederler.

İkincisi, bu “bileşenler”, Kürt hareketi dahil hiç bir “bileşenin”, örgütsel olarak tanınmayıp, bireysel katılımlarla birleşmesini; yani örgütlerin, örgüt işleyişi açısından hiç bir politik ve örgütsel anlamı olmamasını kabul eder ve örgüt içinde varlıklarına son verirler.

Birinci yollar yıkım ve yenilgiler, hayam kırıklıkları demektir. İkinci yollar, yepyeni bir dinemizm.

Bu yollardan hangisinin kazanacağı Kongre hareketini, Kürt hareketini ve Demokratik mücadelenin geleceğini belirleyecektir.)

Halkların temsilcilerinin ilk başlangıç noktasında, tulumbaya koyulacak bir tas su olabilmek için, halk olarak bu kongreye gelmeleri anlamlıdır. Ama bu kongrede, halklarırn bir politik birim olmaması için, karar vermelidirler, ancak o zaman bütün halklar demokratik bir birlik oluşturabilirler. Ama bu karar aynı zamanda, bir ölüm parendesi atmak demektir. Gönüllü olarak, salhaneye gidip, orada boğazlanmayı göze almak demektir ve böyle olmalıdır.

Programatik olarak bu en temel sorunu tartışmadığı ve çözüme bağlamadığı; gerici ulusçuluğun formülasyonlarını kabul ettiği için, bu Kongre, bir süre sonra parçalanmaya mahkumdur. Bizim ütün bu eleştirilerimiz ve mücadelemiz bunu engellemek içindir.

O halde, kongre, “Halklar”ı yok etmek üzere “Halkların” demokratik kongresi olabilir. (Bu anlamda adı da olması gereken amacı ifade etmemektedir. Halkların Demokratik Kongresi, halkları tanımama kongresi olabilir ancak. Demokrasinin özü, hiç bir halkın tanımamamsıdır. Halkları tanımayan bir halk oluşturmaktır. Elbet özel bir sorun olarak herkes istediği halktan olabilir. Yukarıda da belirtildiği gibi, bu ayrı bir sorundur.)

Böyle bir programı savunacak bir Kongrede de “halklar” kongrenin bileşeni olan birimler olmazlar. Halklardan bireyler, bu kogrenin programını benimsedikleri ölçüde bunun içinde yer alırlar. (Kaldı ki “Halklar” da politik olarak parçalanmış birimlerdir ve Kongre’nin programını kabul edenlerin esas görevi “kendi halkı” içinde, halkların politik birim olmasını savunanlara karşı, aksini, yani halkların politik birimler olmayacağı bir düzeni, demokratik bir programı savunmaktır.

İşte Tüzük de Sosyalist Yuvarlara karşı aynı işlevi görmelidir. Yani sosyalist yuarlar da bir birim olmaktan çıkarılmalıdır. Oraya Kongre içinde bir birim olmaktan çıkmak üzere ilk ve son defa bir birim olarak gelmelidirler ve gelmeliydiler.

Tüzük ise, tam tersine onların kongre içinde bir bileşen olarak haklarını garantiye almaya yöneliktir. Bütün o muazzam büroktatin, tutarsızlıklarla dolu tüzüğün özü budur.

Dördüncü maddedeki d şıkkı, “ Kongre bileşenleri, kongreye kurumsal ve bireysel kimliklerini koruyarak katılabilir” diyerek bu hakkı ve bileşimi garanti altına almaktadır. Bu hem de bir ilke olarak belirlenmiş durumdadır.

Bir kere örgütlü gruplar bileşen olarak tanımlaınca bundan sonra bir yanda atomlarına ayrılmış bireyler ve kitle örgütlerinin temsilcileri vs. (Kaldı ki bunlar da muhtemelen o örgütlü bileşenlerin, o örgüt veya birey olarak katılmış taraftar veya üyeleri olacaklardır. Bizzat kongre bunu gösterdi. Böyle olduğu herkesin dilindeydi.) var olacaktır. O zaman bu örgütlü küçük gruplar, bizzat resmen tanınmış olamaların da verdiği güçle her şeyi belirleyecekler, tüm yaratıcı inisiyatifi boğacaklardır. Bu koca tüzügün bütün işlevi de budur.

O halde, tüzük her şeyden önce, ister siyasi örgütlerden, ister “halklardan”, ister “yeni sosyal hareketler”den olsun, bireysel katılım üzerinden oluşmalıdır. Bunun haricinde hiç bir katılımcı birim olamaz ve olmamalıdır.

Ayrıca, “Halklar” ve “Yeni Sosyal Haraketler” veya “Sivil Toplum Örgütleri” veya kitle örgütleri denenler zaten politik olarak bir bütün değildirler. O örgüt ve hareketlmerin içinde bir çok farklı eğilim bulunmaktadır. Kongre’ye katılanlar, bu hareket ve örgütlerin içinde, tutarlı ve radikal bir demokratik programı savununlar olabilir ve öyle olmalıdır. Bunlar bu programın o örgütlerin içinde ağırlık kazanması için mücadele etmelidirler.

Aynı durum Siyasi örgütler ve Kongre için de geçerlidir ve geçerli olmalıdır. Siyasi örgütler de birer “bileşen” olarak değil, bireyleriyle katılmaları ölçüsünde bu ibireylerin nicel ve nitel ağırlıkları ölçüsünde Kongre’nin içinde etkilerini arttırabilirler ve arttırmalıdırlar. Elbette Kongre içinde programatik, taktik, stratejik, örgütsel konularda bir yığın ayrılık çıkacaktır. Bu ayrılıklarda arkada örgütlü bir güç olmasa bile aynı tarihi paylaşmış olmannın, aynı politik kültürü edinmiş, aynı ideolojik ve metodolojik kaynaklardan beslenmiş olmanın bile bir çok eğilimin şekillenmesini belirleyeceği açıktır. Elbette, örgütlerin, Kongre’nin yönetimi ve politikasında etkili olma yolları aramaları son derece meşrudur ve haklıdır. Ama bunu örgütler olarak değil, Kongre içindeki üye ve taraftarlarının sayısı ve çalışmaları, nicel ve nitel ağırlıkları ölçüsünde ve bütünüyle Kongre yasallığı içinde yapmalıdırlar.

Bu şu demektir: eğer onlar gerçekten samimi iseler, bütün örgütlerinin ve bütün üyelerinin Kongre çalışmalarına katılması demektir. Çünkü ancak ne kadar çok katılır ne ktadar akttif çalışırlarsa o kadar etkili olabilirler ve Kongre’nin politik hattı veya yönetimini o kadar etkileyebilirler demektir. Ve ancak o zaman Kongre gerçekten bütün demokratik toplumsal muhalefetin toplandığı, örgütler arası rekabetin çalışmaları ve kitleselleşmeyi teşvik ettiği bir ikinci demokratik meclis, hatta bir ikili iktidar çekirdeği haline dönüşebilir.

Tüzük esas olarak tam da bunu formüle etmeliydi. Bu biçim içinde bireylerin ve eğilimlerin çoğunluğa görüşlerini anlatma ve kazanma hakkını ve usullerini garanti altına almaya yönelik olmalıydı.

Halbuki, Tüzük, tıpkı Türkilye Cumbhuriyeti Yasaları gibidir. Onlar ilke olarak hep demokrasiden, laiklikten söz ederler ama fiili maddeler olarak bunu yok ederler. Bu tüzük de öylledir. Bol bol üyelerin haklarından, demokrasiden söz etmektedir ama, fiilen bunu yok etmektedir. Hep üst orgünlırın yetki ve haklerinden söz etmektedir mesela. Tıpkı Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşların haklarından değil, devletin haklarından ve vatandaşların görev ve zorunluluklarından söz etmesi gibi.

Kongre’ler her türlü birliğin en üst organrlırıdırlar. Demokrasilerde Meclis’ler ne ise, Örgütlerde de Kongre’ler odur. O her şeyi yapabilir.

Peki Anayasalara, tüzüklere ne gerek vardır o zaman? Tüzükler ve anayasalar, o her şeye kadir Kongre’lerin, Meclis’lerin, yani çoğunlukların, yapamayacaklarını, karar alamayacağı noktaları yazarlar. Örneğin fikir ve örgütlenme hakkı mı diyorlar. Bu konuda kısıtlayıcı bir karar alamaz çoğunluk veya meclis demektir bu. Ya da bazı durumlarda bu kararın ancak belli bir yüksek oran ve uzlaşmalarla alınabileceği yolunda kurallar getirirler. Yaniu Tüzükler ve programlar aslında genel kongrelerin, sınırlarını belirtirler.

Ancak türk Devltinin anayasası örneğin, tam tersinedir, yapabileceklerini yazar. Yapamayacaklarını yzdığında da aslında, anayasanın değiştirilemez maddeleri gibi, en anti demokratik maddelerdir.

İşte Kongre’nin tüzügü de böyledir. Hep Kohgre’nin kongresinin yapabileceklerini yazmaktadır. Halbuki yapılması gereken yapamıyacaklarını yazmaktır. Yani onun yetkilerini kısıtlamalıdır. Ama tüzüge bakın, hep yapabileceklerini yazmaktadır.

Çok uzağa gitmeye gerek yok, iç işleyişe ilişkin maddeler şöyle başlamaktadır örneğin, ilk iki cümle: “Kongre delege sayısı Genel Kurulca belirlenir. Bu konuda gerek gördsüğü takdirde Genel Meclisi görevlendirebilir.”

Bir tüzügün yapması gereken ise, tam da bunu, delege sayılarını, (çünkü bunlar çoğunluğun manüplasyonuna uygun sorunlardır, Tüzükler çoğunluğa güvensizlik temelinde yazılmalıdırlar) yani Kongre delege sayısını, Genel Kurul’a bırakmamak olabilir ve olmalıdır. En küçük birim ve en az kaç kişinin bir delege seçebileceği belirlenir. Bunlar ilçe, il ve bölge seçimi oranlarıyla verilir. Diyelim ki her üç kişi bir Demokrasi Ocağı kurabilmeli. Her üç kişi bir delege seçebilmeli ilçe için. Her ilçede üç delegeye bir il delegesi seçilebilmeli; her üç il delegesine bir bölge delegesi; her üç bölge deleğesine de bir genel kurul delegesi seçilebilimeli. Ancak böylece gerçek güçleri ve eğilimleri yansıtan bir temsil sağlanabilir. Ama zaten bileşenlerin pazarlıkları yoluyla herşeyin belirlendiği, sonra da örgütsüz kitleye bir plebisitle sunulduğu şimdiki biçim en gerici diktatörlüklerden farklı değildir.

(Bu üç kişiyi küçük görmemeli. Bir kongre delegesi, üç bölge delegesini temsil ettiğine göre 9 il delegesini, 27 ilçe delegesini, 81 Demokrasi ocağı delegesini, en az üç kişi de bir demokrasi ocağı oluşturabildinine göre, 243 üyeyi temsil eder. Yani bin kişilik bir kongre de 243.000 kişilik bir örgüt demektir ve Türkiye’yi yerinden oynatır böyle bir örgütlü güç.)

Keza bir kongre en yetkili organ olarak, aksi belirtilmedikçe her şeyi yapabileceğine göre, her hangi bir konuda hekesi de görevlendirebilir. Bu hakkı tekrar genel kongreye vermek gereksiz bir tekrardır. Ama demokratik bir tüzügün yapması gereken, ne delege sayısını ne de bunu belirleme hakkını başkasına vermeyi sınırlamak olmalıdır.

Böylece 10 ila 500 arasında üyesi bulunan siyasi örgütler, bu günkü gibi oransız ölçüde değil; gerçek çalışmalara katıldıkları oranlarda bu kongre delegeleri arasında yer alabilirler.

Özetle, tüzügün temel felsefesi yanlıştır, örgütlerin temel bir birim veya bileşen olarak tanınmasına son verilmesi gerekir.

Her örgütün taraftarları Kongre’ye bireyler olarak katılır. Bu katkılımları ölçüsünde bu bireysel katılımları dolayımıyla bir etkileri olur veya olabilir.

Bunun bir mantık sonucu daha bulunmaktadır. Kongre bir parti örgütleyemez, bu he hakkıdır ne de görevidir. Ama Kongre’ye katılan insanlardan böüyük bir blümü, bir araya gelip başka bir parti kurabilir. Bu elbet mümkündür. Ama o parti de tıpkı var olan partiler gibi bireyleri ile katılımı ölçüsünde Kongre’nin yönetimi ve çizgisi üserinde etkili olabilir ve olmalıdır.

Bu tür bir tüzük ve Kongre yapılanması, demokratik bir programla birlikte Türkiye’nin olmazsa olmazıdır. Bu yapıldığı takdirde, bizzat o küçük sosyalist grupların bu örgütü ele geçirmeye çalışan elemanları bile fiili çalışma içinde o örgütlerinin duvarlarının ötesini görmeye ve gelişmeye, kendilerini yenilemeye başlayabilirler. Bu aynı zamanda o örgütlerde bir süre sonra çatlamalar yaratır: bu Kongre’nin çalışmalarına aktif olarak katılanlar, eski büürokratik aygıtlar ve yuvarlarla bir süre sonra ayrılmak zorunda kalırlar ve ileride gerçekten devrimci ve demokrat hedefleri savunacak bir başka birliğin gerçek militanları haline gelebilirler.

Ama böyle bir çalışma tarzı ve tüzügün en büyük faydası, Kürt Özgürlük Hareketine olacaktır. O zaman, Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu Kongre hareketini örgütleme ve Türiye’nin batısında örgütlenme çabaları, bir kaç görevli DTP’linin işi olmaktan çıkabilir. O zaman Kürt Özgürlük Hareketi, bu Kongre’de etkili olmak istiyorsa olabildiğince çok üyesini Kongre’nin fiili üyesi yapmak, bu üyelerinin nicel ve nitel ağırlığıyla Kongre üzerinde etkili olmayla çalışacaktır. Ama o zaman ilk defa Kürtler ve Türkler, tabii herkes, bir araya gelip birbirleriyle çatışarak ve çalışarak birlirlerini etkilemeye başlayabilecekler; o zaman ilk kez Kürt Direnişi dış dünyaların doğrudan etkisi aracıığıyla da bu gün kendisini kakırdatan izolasyonuna son verebilecetir.

Özetle, bırakalım önce demokrasi üzerine büyük laflar etmeyi. Somut olarak demokrat olalım. Bu ise somutun somutunda, önce demokratik bir program ve demokratik bir tüzük demektir. Bunların hazırlanmasında en büyük vei geniş katılım ve demokrasi demektir. Demokrasiyi, kişilerin demokrat olmalarına bağlamayan, en anti demokratları bile demokratik deavranmaya zorlayacak, böyle davranmadıkları takdirde onları Kongre yasallığının dışına düşürecek bir tüzük ve program gerekiyor.

Ama bunun için de önce, bu program ve tüzüğe karşı bir mücadele.

09 Kasım 2011 Çarşamba

Demir küçükaydın

Tüzüğün gerisi aşağıda. Bundan sonhrasında eleştirel notlar yok. Bu okuyucuların “ev ödevidir”. J

Madde 4: Kongrenin İlkeleri

a) Kongre, tüm demokratik muhalefet güçlerinin özgül mücadele alanlarını ortak mücadele alanı olarak kabul eder;

b) Devletten, sermayeden, hükümetlerden ve onların kurumlarından bağımsızdır;

c) Halkların kendi gelecekleri ile ilgili her konuda demokratik temelli hak taleplerini ve kararlarını esas alır;

ç) Demokratik muhalefet güçlerinin irade ve insiyatifinden hareketle bileşenlerin, ifade, düşünce ve inanç özgürlüğünü tanır; demokratik, katılımcı ve şeffaf bir işleyişi benimser;

d) Kongre bileşenleri, kongreye kurumsal ve bireysel kimliklerini koruyarak katılabilir;

e) Delegelerin insanlığa, halka, doğaya ve mensubu olduğu tüm kongre kurullarına karşı sorumluluğunu esas alır;

f) Tüm karar alma süreçlerinde azınlık görüşlerin ifade haklarını korur;

g) Tüm karar alma mekanizmalarında cinsiyet eşitliğini esas alır ve uygular;

h) Tüm karar alma mekanizmalarında gençlerin temsiliyetini esas alır ve uygular.

ı) Tüm karar alma mekanizmalarından bireylerin temsiliyetini güvence altına alır ve uygular.

i) Aday olduğu takdirde engellilerin karar alma mekanizmalarında temsiliyetini güvence atına alır.

Madde 5: Kongre ve Organları

Kongre delege sayısı Genel Kurulca belirlenir. Bu konuda gerek gördsüğü takdirde Genel Meclisi görevlendirebilir. Genel Kurulu içinden seçilen 101 kişilik yürütme organı olarak Genel Meclis ve onun çalışmalarını koordine edecek olan 25 kişilik bir Yürütme Kurulu, aynı meclisin üyelerinin içinde yer aldığı ve muhtelif alanlarda ve konularda görev yapacak olan sürekli komisyonları, gerek bu düzeyde ve gerekse yerel düzeyde ortaya çıkabilecek doğrudan politik olmayan kimi sorunların çözümüne karşılıklı görüşmeler yoluyla yardımcı olması hedeflenen etik kurullarıyla, kamuoyu önünde ve TBMM’de bu yapılanma adına sözcülük yapan temsilcileri, bölgedeki il temsilcisi delegelerin bir araya gelmesiyle oluşan ve coğrafi olarak yirmi bölgede oluşturulan Bölge Meclisleri, il meclisleri ve ilçe meclisleri, programın ortaya koyduğu bakış ve bu tüzügün belirlediği işleyiş doğrultusunda faaliyet göstermek üzere merkezi ve yerel düzeyde faaliyet sürdüren delegeleri ve kendilerini bu yapılanmanın yarattığı mücadele mecraında gören ve ona muhtelif şekillerde (geçici komisyon, yayın, bülten, internet desteği, etkinliklere katılma, vb) emek veren birey ve toplum kesimlerinin, faaliyetlerin, örgütlenmelerin oluşturduğu ortak mücadele ve direniş odağına, bu bütünü ifade eden bir kavram olarak KONGRE denir.

Kongre aşağıda sıralanan organlardan ve bu organlarda yer alıp, belirlenen örgütsel birim ve mücadele alanlarından seçilerek gelen delegelerden oluşan ve demokratik bir işleyişe sahip bir mücadele platformudur:

Madde 6: Genel Kurul

a) Kongrenin en yüksek karar organıdır.

b) Kongre programında yer alan konulardan hareketle ve mevcut siyasal gelişmeleri dikkate alarak ihtiyaç duyulan bütün kararları almak ve Genel Meclis ile komisyonları bu kararların gereğini yerine getirmek üzere görevlendirmekle yetkilidir.

c) Bir yıllığına genel kurulun belirlediği yerel birimlerden seçilen delegelerden oluşur. Genel kurul delege sayısını kendisi belirler.

ç) Kongre, toplumsal gerçekliği ve mücadelenin ihtiyaçlarını dikkate alarak, program ve tüzüğünü kabul eden kurumların ve bireylerin genel kurulda dengeli temsilini sağlar.

d) İki toplantı arası dönemde, program ve tüzüğü kabul ederek Kongreye katılma iradelerini ifade eden kurum ve örgütlü çevreler ile bireylere dair Genel Meclis tarafından iletilen teklifleri karara bağlar ve genel ilkeler ışığında genel kurulda temsilini sağlar.

f) Kongreyi destekleyen milletvekilleri, il belediye başkanları ve eski milletvekilleri kurulun doğal delegeleridir.

g) Genel kurul oluşumunda kadınlara %50 kota uygulanır ve kadın başvurularıyla doldurulur. Dolmayan kota boş bırakılır.

h) Genel kurul oluşumunda 27 yaş ve altında olanlar için en az %10 gençlik kotası uygulanır.

ı) Yılda iki kez, Mart ve Ekim aylarında toplanır. Delege tam sayısının yarıdan bir fazlasının katılımıyla toplanır. Toplanma yeri Ankara’dır. Gündemini komisyonların ve yerel meclislerin taleplerini de dikkate alarak Genel Meclis hazırlar. Delegelerin 1/15’unun isteği üzerine gündeme yeni konular önerebilir ve buna Genel kurul karar verir.

i) Olağanüstü toplantılar Genel Meclis’in kararıyla veya genel kurul delegelerinin 1/5 ‘inin imzalı çağrısıyla gerçekleşir. Toplantı, çağıranların belirlediği gündemle ve bir ay içinde yapılır.

j) Genel Kurul toplantıları kotaların dikkate alındığı beş kişilik bir heyet tarafından yönetilir. Bu heyet delegelerin 1/10’un önerisiyle genel kurul tarafından belirlenir.

k) Genel Kurul kongre programda ve tüzükte öngörülen amaç ve hedefler doğrultusunda gerekli görülen kararları alır ve yürütme için Genel Meclisi görevlendirir.

l) Program ve tüzüğe ilişkin değişiklik ve kararları toplam üye sayısının en az 2/3’ünün olumlu oyuyla alır. Diğer kararlarını genel kurula katıldıklarını imzalarıyla belirten delegelerin 2/3’ünün olumlu oyuyla alır. Alınan kararın yeniden görüşmeye açılabilmesi için toplam delegenin 1/3’ünün istemi gerekir.

m) Yürütme faaliyetini gerçekleştirmek üzere kendi içinden 101 delegeden oluşan Genel Meclisi seçer. Kadın ve gençlik kotası uygulaması bu seçim için de geçerlidir.

n) Gerekli gördüğü konularda yönetmelikler çıkarır.

o) Komisyon konularını ve buralarda çalışma yapacak delegeleri belirler.

ö) Dayanışma amaçlı olarak delegelerden mali destek talep edilmesine karar verir.

p) İki toplantı arası dönemde, program ve tüzüğü benimseyerek Kongreye katılma iradelerini ifade eden kurum ve örgütlü çevreler ile bireylere dair Genel Meclis tarafından iletilen teklifleri karara bağlar ve ilkeler ışığında genel kurulda yer almalarını sağlar.

Madde 7: Genel Meclis :

a) Kongre genel kurulunun seçimli iki toplantısı arasındaki dönemde, bu kurulun almış olduğu kararların onun adına yürürlüğe konulması yönünde, program ve tüzükte ifade edilen amaç ve hedefler için çalışmalar yapar.

b) Olağan olarak 45 günde bir toplanır ve toplanma yeter sayısı üye sayısının 2/3’üdür.

c) Genel Meclis’in çalışmalarını yürütmek üzere, içlerinde milletvekilleri de bulunan en az 3’ü kadın 6 üyeden oluşan, Genel Meclis ve Yürütme Kurulu’nun vereceği temsiliyet ve sözcülük görevini yürütmek üzere Divan Heyeti ile 19 üyeden oluşan Yürütme Kurulu’nu seçer.

ç) İhtiyaç duyulan konularda çalışma yapmak üzere geçici komisyonlar oluşturur ve genel kurul bünyesinde oluşturulan daimi komisyonlarla koordinasyon içinde çalışır.

d) Toplantılarını en az biri kadın olmak üzere en az üç kişilik bir heyeti yönetir. Bu heyette Divan Heyeti ve Yürütme Kurulu’ndan üyeler de yer alır.

e) Genel Kurul’un olağan ve olağan üstü toplantılarını hazırlamakla yükümlüdür.

f) Kararlarını üye tam sayısının en az 2/3’ünün olumlu oyuyla alır.

g)Genel Meclis, Genel Kurulun çalışma ilkeleri çerçevesinde faaliyet yürütür.

h) Genel Meclis delegelerinin 1/5’nin istemi veya Yürütme Kurulu’nun gerekli gördüğü hallerde olağanüstü toplanır. Olağanüstü toplantı gündeminde çağrıya neden olan konu yer alır. En geç bir ay içinde toplanır.

ı) Milletvekilleri istedikleri takdirde Genel Meclis toplantılarına söz haklarıyla katılabilirler.

i) Genel meclis ihtiyaç duyduğu durumlarda danışma amaçlı genişletilmiş toplantı yapabilir.

j) Çalışan istihdamı ve mekan kiralama gibi hususlarda karar alır ve uygular.

k) Çalışmalarının giderlerini delegelerin dayanışma ve destekleriyle karşılar.

l) Kongre program ve tüzüğünü kabul ederek katılma iradelerini ifade eden kurumlar, örgütlü çevreler ve bireylere dair önerileri Genel Kurul’un ilk toplantısına götürür.

Madde 8: Daimi Komisyonlar

a) Programda değinilen ve Genel Kurul’da belirlenen konular kapsamında genel kurulda kurulur. Çalışmak için başvuran delegelerin ve konunun uzmanlarının katılımıyla çalışmalarını yürütür. Komisyonlarda görev yapan delegelerin süreleri genel kurulun süresiyle sınırlıdır.

b) Genel Kurul ve Genel Meclis’in ihtiyaç duyduğu konularda sürekli çalışma yapar. Bu yönde rapor, dosya, karar tasarısı, yönetmelik, proje, konferans, seminer, eğitim, toplantı, kampanya, etkinlik, bildiri, broşür, afiş, kitap, vb. hakkında çalışmalar yapılması için Genel Kurul’a ve/veya Genel Meclis’e öneriler sunar.

c) Komisyonlara delege olmayan uzmanlar sürekli veya geçici olarak katılıp katkı sunabilirler.

ç) Çalışmalarında Genel Kurul ve Genel Meclis’in çalışma esasları geçerlidir. Bu konuda yönetmelik çıkarılır. Konularla ilgili kararlar salt çoğunluk üzerinden gerçekleşir. Kararlara şerh konulabilir ama şerh kararın gerekçesinden uzun olamaz.

d) Genel Meclis’le ilişkilerini Yürütme Kurulu üzerinden sürdürürler.

e) Komisyonlar çalışma yer ve koşullarını kendileri belirler.

f) Komisyonların çalışmaları için belirledikleri ihtiyaçlar Genel Meclis tarafından karşılanır.

g) Komisyonlara katılım gönüllü başvuru esasına dayanır.

h) Genel Kurul, Genel Meclis ile bölge, il ve ilçe meclisleri ihtiyaç duydukları durumlarda geçici komisyonlar da kurabilirler. Aldığı görevi teslim ettiğinde bu komisyonlar dağılır. Çalışma ilkeleri Daimi Komisyonların ilkeleriyle aynıdır.

ı) Komisyonlar ihtiyaç duydukları durumda yerel meclisler ve yerel komisyonlarla doğrudan iletişim kurabilir, yazışma yapabilir, dosya alışverişinde bulunabilirler.

i) Komisyonların yaptıkları çalışmalar, ilgili meclisin gerekli görmesi halinde görevlendirilen kurul ve kişiler tarafından kamuoyuna ve basına açıklanır.

j) Genel Kurul toplandığında aşağıdaki konularda daimi komisyonlar kurulur: Kadın, Gençlik, Hukuk, Ekonomi, Uluslararası ve Bölgesel Sorunlar, Antiemperyalizm ve Enternasyonel Dayanışma, Emek, Eğitim, Sağlık, İşçi Sağlığı ve Güvenliği, Engelliler, İnsan Hakları, Çocuk Hakları, Kültür ve Sanat, Bilim ve Teknoloji, Kürt Sorunu ve Barış, İnanç, Yerel Yönetimler, Enerji, Ekoloji, Ayrımcılığa karşı mücadele, LGBT bireylerin sorunları, Hayvan hakları, Örgütlenme, Halklar ve Kimlikler, Vicdani ret ve antimilitarizm, Tecrit ve hapishaneler, Sağlıklı çevrede yaşam ve konut hakkı, Hakikatleri araştırma, Arkeoloji ve kültürel varlıkları koruma, Çiftçi, Alternatif kentsel planlama. Ayrıca Genel Kurul ihtiyaç duyulan diğer komisyonları kurar.

Madde 9: Genel Meclis Divan Heyeti ve Yürütme Kurulu

a) Genel Meclis’in çalışmalarını yürütmek üzere onun içinden seçilen, içlerinde milletvekilleri de bulunan en az 3’ü kadın 6 üyeden oluşan, Genel Meclis ve Yürütme Kurulu’nun vereceği temsiliyet ve sözcülük görevini yürütmek üzere Divan Heyeti ile 19 üyeden oluşan Yürütme Kurulu’ndan meydana gelir. Divan Heyeti ve Yürütme Kurulu birlikte çalışır.

b) Görev süresi Genel Meclis’in görev süresiyle sınırlıdır. Genel Meclis gerekli gördüğü takdirde uygun değişiklikleri yapar.

c) Genel Kurul’da belirlenen daimi komisyonlar ile Genel Meclis’in faaliyetleri için ihtiyaç duyularak oluşturulan geçici komisyonların çalışmalarının gerektirdiği düzenlemeleri yapar ve koordinasyonu sağlar.

ç) Faaliyetlerin yürütülmesi sırasında ihtiyaç duyulan kararları üye tam sayısının 3/5 çoğunluğuyla alır. Gerekli hallerde, programın öngördüğü doğrultuda, Genel Kurul ve Genel Meclis kararları çerçevesinde ve güncel gelişmelere dair tutum ve tavır belirler, çağrılarda bulunur, basına ve kamuoyuna açıklama yapar. Görüşmelerde bulunur ve Genel Meclis ve Kongre’nin temsilini sağlar. Çalışma usulleri Genel Kurul ve Genel Meclis’in çalışma ilkeleri esasına bağlı olup, çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

d) Her hafta olağan bir şekilde ve en az 2/3 çoğunlukla toplanarak gündemindeki konuları görüşür. Olağan üstü toplanması Divan heyeti ve Yürütme Kurulu’nın kararı veya meclis üyelerinin 1/5’inin istemi üzerine gerçekleşir.

e) İş bölümünü Genel Kurul’un ve Genel Meclisin belirlediği alanlara göre ve daimi komisyonların çalışmalarını dikkate alarak yapar.

f) Genel Meclis’in olağan ve olağan üstü toplantılarını ve gündemini hazırlamakla yükümlüdür.

g) Genel Meclis adına yerel meclislerle ilişki sürdürür.

Madde 10: Bölge Meclisleri

a) Genel Kurul’un belirlediği illerin kongre delegelerinin bir araya gelmesinden oluşur. Bölge Meclisi sayısını ve illerin hangi bölgelere dahil olacakları hususunu Genel Kurul kararlaştırır.

b) Kongre programı, Genel Kurul ve Genel Meclis kararlarının bölge gerçekleri bağlamında yürürlüğe sokulması için gerekli çalışmaları yapar.

c) Genel Kurul ve Genel Meclis’in çalışma ilkelerine uygun olarak faaliyet yürütür. Bu konuda yönetmelik çıkarılır.

ç) Çalışmaları üçer aylık dönemlerde değişmek üzere, kotalar gözetilerek bölge bünyesindeki her ilden bir delegenin içinde yer aldığı bir yürütme heyeti tarafından düzenlenir. Toplantı yeri, tarihi, gündeminin belirlenmesi ve gerekli belgelerin temini bu heyet tarafından yapılır. Toplantılarını içinde yürütme heyeti mensuplarının da bulunduğu üç kişilik bir divan yönetir.

d) Bölge Meclisleri ayda bir toplanır ve gündemindeki konuları görüşüp gerekli kararı alır. Genel Meclis ve Genel Kurul’a dair önerileri yürütme heyeti, illere dair kararları il meclisi mensubu delegeler iletir.

e) Bölge meclisi yürütmesinin, bölgedeki il meclislerinden 1/5′in istemi veya Bölge Meclisi bünyesinde bulunan delegelerini 1/5’inin istemesi halinde olağanüstü toplanır. Öncelikli gündem maddesi, toplanmasını isteyen delegelerin önerdiği madde olur.

f) Bölge Meclislerinde 2/3 oyla karar alınır. Alınan kararın yeniden görüşülmesi için 1/3 üyenin istemi gerekir. Oylamalar açık işaret yoluyla yapılır. 1/3 üye isterse gizli oy açık sayım yapılır.

g) Bölge Meclisi gerekli görürse bölgeyle ilgili geçici komisyon kurar. Bu komisyonlar genel esaslar dahilinde çalışır.

h) Çalışmalarının gerektirdiği giderler meclis delegeleri ve bünyesinde bulunan il meclislerinin dayanışmasıyla karşılanır.

Madde 11: İl Meclisi

a) İlin, seçilmiş delegelerinin ve ilçelerden gelen seçilmiş delegelerin bir araya gelmesinden oluşur. İl Meclisi mücadele alanlarından gelen yeni katılımlarla genişleyebilir. Delege niteliklerini taşıyan başvurucuların İl Meclisi’ne katılımı, İl Meclisi’nin 2/3 oyuyla belirlenir.

b) Üç aylık dönemler için, en az biri kadın olmak üzere en az 3, en çok 7 kişiden oluşan bir yürütme heyeti belirler. Toplantıları, gündemi, toplanma yeri ve tarihi bu heyet tarafından belirlenir.

c) Ayda bir toplanır. Kongre programı, Genel Kurul, Genel Meclis ve Bölge Meclisi’nin kararları ve ilin sorunları bağlamında gerekli çalışmaların yapılması için kararlar alır ve yürürlüğe sokar.

ç)Kongreyi destekleyen milletvekilleri, il belediye başkanı ve il eski milletvekilleri il meclisinin doğal üyesidir.

ç) Genel Kurul ve Genel Meclis’in çalışma ilkelerine uygun olarak faaliyet yürütür.

d) Bölge Meclisi, Genel Meclis, Daimi Komisyonlar ve Genel Kurul’la yürütme ve görevli delegeler aracılığıyla ilişki kurar, karar ve önerilerini iletir

e) Yürütme çağrısıyla veya İl Meclisi bünyesinde bulunan delegelerini 1/5’inin istemesi halinde olağanüstü toplanır. Öncelikle olağanüstü toplanmaya yol açan konu görüşülür.

f) İl Meclislerinde kararlar, meclis tam sayısının salt çoğunluğuyla alınır. Alınan kararın yeniden görüşülmesi için 1/3 üyenin istemi gerekir. Oylamalar açık işaret yoluyla yapılır. 1/3 üye isterse gizli oy açık sayım yapılır.

g) İl Meclisi, Genel Meclisin yürürlüğe koyduğu çalışmaların yerel izdüşümü için gerekli gördüğü yerel etkinlik kararlarını alır ve uygular. Yerel sorunlarla ilgili il meclisinde alınan kararlar ışığında kamuoyuna ve basına açıklama yapabilir; toplantı, miting, seminer, eğitim, kampanya, şenlik, festival, gece, vb. düzenleyebilir; bildiri, broşür, afiş, kitap, rapor, dosya, vb. il meclisi olarak yayınlayabilir, ihtiyaç duyduğu komisyonları kurabilir.

h) İl Meclisi’nin çalışmalarının giderleri delegelerin dayanışma amaçlı destek ve katkılarıyla karşılanır.

Madde 12: İlçe Meclisi

a) İlçe delegeleri ile kongrenin amacı ve ilkeleri doğrultusunda çalışmalara katılmak isteyen ve o ilçede oturan ve/veya çalışan ve bu yerel meclisin mensubu olan bireylerden oluşur.

b) Altı aylık dönemler için, kadın kotasına uyulmak kaydıyla en az 3, en çok 7 kişiden oluşan bir yürütme heyeti belirler. Toplantıları, gündemi, toplanma yeri ve tarihini bu heyet tarafından belirlenir.

c) Kongre programı, Genel Kurul, Genel Meclis, Bölge Meclisi ve İl Meclisi’nin kararları ile ilçe sorunları bağlamında gerekli çalışmaların yapılması için kararlar alır ve yürürlüğe koyar. Kararlar toplantıya katılanların 2/3 çoğunluğuyla alınır. Toplantıya katılanların1/3’ünün istemesi halinde kararlar gözden geçirilir. Oylamalar açık işaret yoluyla yapılır. 1/3 ünün istemesi halinde gizli oy açık sayım ilkesi uygulanır.

ç)İlçe belediye başkanı ilçe meclisinin doğal üyesidir.

d) İlçe Meclisi ihtiyaç duyduğu hallerde kalıcı ve geçici komisyonlar kurar. Komisyonlar genel esaslar dahilinde çalışma yürütür. Komisyonlara katılım gönüllüdür.

e) İlçe Meclisleri ayda bir toplanır ve gündemindeki konuları görüşüp gerekli kararları alır. Karar ve önerileri İl Meclisi, Bölge Meclisi, Genel Meclis, Daimi Komisyonlar ve Genel Kurul’a yürütme heyeti ve görevli delegeleri aracılığıyla iletilir. Genel Kurul ve Genel Meclis’in çalışma ilkelerine uygun olarak faaliyet yürütür.

f) Yürütmenin ve İlçe Meclisi bünyesinde bulunan delegelerini 1/5’inin istemesi halinde olağanüstü toplanır. Öncelikle toplanma gerekçesi olan konu görüşülür.

g) İlçe Meclisi, hem Genel Meclisi ve İl Meclisi’nin yürürlüğe koyduğu çalışmaların yerel izdüşümü için gerekli gördüğü yerel etkinlik kararlarını alır ve uygular. Yerel sorunlarla ilgili kararlar ışığında kamuoyuna ve basına açıklama yapabilir; toplantı, miting, seminer, eğitim, kampanya, şenlik, festival, gece, vb düzenleyebilir; bildiri, broşür, afiş, kitap, rapor, dosya, vb. ilçe meclisi olarak yayınlayabilir, ihtiyaç duyduğu komisyonları kurabilir. Üretim ve yerleşim esaslarına göre meclisler kurmak için çalışır.

h) İlçe Meclisi’nin çalışmalarının giderleri delegelerin ve katılımcıların dayanışma amaçlı destek ve katkılarıyla karşılanır.

Madde 13: Delegelik

a) Program ve tüzüğü benimseyip, belirlenen esaslar dahilinde, yaşam veya çalışma alanına en yakın birimden seçilerek kongrenin kurullarında görev alan kişiye delege denir.

b) Delege her türlü göreve aday olma, kurullar içinde ve dışında görüşlerini açıklama hakkına sahiptir.

c) Delege yerel meclis esas alınarak genel kurul tarafından çıkarılan yönetmelik esaslarına göre seçimle belirlenir. Görev süresi bir yıldır. Bir delege en fazla iki yürütme heyetinde görev alabilir. Delegeliğin düşürülmesi için, seçimin yapıldığı birim meclisinde 2/3 oy gerekir. Oylama gizli oy, açık sayım esasına göre yapılır. İşlemin yürürlüğe girmesi için İl Meclisi ve Genel Meclis’te de aynı usullerle oylaması ve 2/3 oy oranıyla kabulü gerekir. Söz konusu delege her düzeyde ilgili kurullar nezdinde gerekli açıklamaları yapma hakkını kullanır. İtiraz için Genel Kurula başvurabilir. Genel Kurul bu yönde alınan kararları görüşme yapmaksızın gizli oy açık sayım esasıyla ve 2/3 oyla kaldırma yetkisine sahiptir

ç) Delege yer aldığı meclis ve/veya komisyonlarda hem yerel ve bölgesel sorunlara, hem de genel sorunlara dair kararların alınması ve ilgili kurullar vasıtasıyla yürürlüğe konulması için çalışma yürütür.

d) Delege, mensubu olduğu yerel mecliste alınan yerel ve diğer sorunlara dair kararları gerektiği takdirde il, bölge ve genel meclise ve genel kurula taşır. Ayrıca farklı bir düşünceye sahipse bunu açıklamakta özgürdür.

e) Üç kez üst üste mazeretsiz olarak ilçe, il ve bölge meclisi ile Genel Meclis toplantılarına katılmayanın delegeliği düşer. Yerine gelecek delegenin nasıl belirleneceği genel kurulun çıkaracağı yönetmelikte belirlenir.

f) Delege mensubu olduğu meclislerin ve genel kurulun giderlerini karşılamak üzere belirlediği dayanışma ve destek taahhütlerini kabul eder.

g) Delegelerle ilgili doğrudan politik olmayan sorunlar Genel Kurul ve il Meclisleri düzeyinde oluşturulan Etik Kurullarda tarafların katılımıyla görüşülerek sonuca ulaştırılır.

Madde 14: Fahri Delegelik

Fahri delege program ve tüzüğü kabul eden, kongre yerel meclislerinin henüz oluşmadığı ya da delege belirleme yeterliliğine sahip olmayan birimlerde, söz konusu meclislerin kurulması, yeterli hale getirilmesi için, üst kurulun bilgisi dahilinde çalışma yapan kongre mensubudur. İl meclisi toplantılarına söz ve oy hakkına sahip olarak katılır. Fahri delegeler bölge meclisi ve genel kurula katılmazlar.

Madde 15: Milletvekilleri ve Belediye Başkanları

a)Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku çalışmaları kapsamında 12 Haziran 2011 itibariyle seçilen partili ve bağımsız milletvekilleri Kongre’nin TBMM’deki temsilcileri olup, Kongre Genel Kurulu’nun doğal delegeleridir.

b)Kongreyi destekleyen partilerin milletvekilleri ve bağımsız milletvekilleri genel kurulun doğal delegeleridir.

c)Kongreyi destekleyen eski milletvekilleri genel kurulun doğal delegeleridir.

ç)Kongreyi destekleyen il belediye başkanları genel kurulun doğal delegeleridir.

Madde 16: Etik Kurul

a) Delegeler ve delege grupları ile kongre kurulları arasında doğan ve doğrudan politik olmayan sorunların karşılıklı görüşmeler yoluyla çözümüne katkı sunulması amacıyla Genel Kurul ve İl Meclisleri düzeyinde, kota ilkeleri dikkate alınarak, en az üç en fazla yedi delegeden oluşan heyete Etik Kurul denir.

b) Etik Kurul hakemlik ya da iç hukuk uygulayan bir kurul olmayıp, karşılıklı diyalogla sorunların aşılması için uygun zeminin yaratılmasına katkıda bulunur.

c) Çalışma usul ve ilkeleri Genel Kurul tarafından çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Madde 17: Delegenin Görevleri ve Seçim Sistemi

a) Delegeler seçimle belirlenir. Seçim esas ve usulleri genel Kurul tarafından hazırlanan yönetmelikte belirtilir.

b) Delege seçimleri her yılın 1-30 Eylül tarihleri arasında yerel birimlerde yapılır.

c) Seçimlerde tüzükte yer alan kadın ve gençlik kotalar uygulanır.

ç) Seçim süreci Genel Meclis tarafından görevlendirilen bir heyet tarafından yürütülür.

d) İllerde seçim süreci İl Meclisi tarafından görevlendirilen bir heyet tarafından düzenlenir.

e) Seçme ve seçilme hakkını kullanmak için program ve tüzüğü kabul etmek yeterlidir.

Madde 18-Kayıt Tutma Sistemi:

a) Kongre bünyesindeki çalışmalar saydamlık ve eşit bilgilenme esası üzerinden yapılır. Her kurul bünyesindeki delegelerin ve hesap vermekle yükümlü olduğu kurulların mensuplarının doğrudan ulaşabileceği iletişim ve bilgiye ulaşım sistemlerini kurmak ve kayıtlarını böyle bir sistematik içinde tutmak zorundadır.

b) Genel kurul iletişim, eşit ve saydam bilgilenme hakkı için gerekli tedbirleri alır.

Madde 19: Dayanışma

Kongre, faaliyetlerini her düzeydeki kurullarında yer alan delegelerin ve yerel meclis mensuplarının dayanışma ve katkılarıyla yürütür.

Madde 20: Geçici Maddeler

Kongrenin kuruluş döneminde, genel kurul delegelerinin belirlenmesinde aşağıdaki ilke ve yöntemler uygulanmıştır:

a)Kuruluş dönemi delegelerinin belirlenme usulü yalnızca bu dönem geçerlidir.

b) Kurumlar ve örgütlü yapılar, en az biri kadın olmak üzere iki delege ile gençlik örgütlenmeleri bir delege ile Genel Kurul’da temsil edilirler.

c) İllerde belirlenecek toplam delege sayısı 692 olup, bu sayının illere paylaşımında başta milletvekili oranı olmak üzere bazı kriterlerin dikkate alınması benimsenmiştir.

ç) Delegelerin genel olarak il düzeyinde, karşılıklı görüşmeler ve mutabakatlar yoluyla belirlenmesi, yeterli şartların olmaması nedeniyle seçim ilkesinden uzak durulması benimsenmiştir.

d) İllerde yapılacak delege belirleme çalışmalarında kurumlar ve örgütlü yapılar için %60, bireyler için %40 delege dengesinin uygulanması benimsenmiştir.

e) Büyük illerde ve ulaşım güçlüğü bulanan illerin ilçeleriyle delege dengesinin sağlanmasında ilgili kurulların katkılarıyla ve görüşmeler yoluyla çözüm bulunması benimsenmiştir.

f) İllerde yapılan toplantılarda delege adayı olarak belirlenenlerin liste olarak genel bir onaya sunulması yoluna gidilmesi benimsenmiştir.

Madde 21: Yürürlük

Bu tüzük Kongre Genel Kurulu tarafından kabul edildiği tarihte yürürlüğe girer.

Share

Yazar Hakkinda Bilgiler

Demir Küçükaydın1949 Doğumlu, sosyoloji, felsefe, psikoloji okudu. Taksi Şoförlüğünden emekli. 1968 de DÖB üyesi, 1969 Dev-Genç yöneticisi, 1970 YİS (Yapı İşçileri Sendikası), On Yıl hapis yattı. 25 Yıl sürgünde yaşadı. Birçok yazısı ve birkaç kitabı var. Marksizmin Marksist Eleştirisi, Geleceği Geçmişten Geçmişi Gelecekten Kurtarmak - Denemeler, Bir Devrimcinin Teorik ve Politik Otobiyografisi gibi Kitapları var. Kitaplarının bir kısmı şuradan bedava indirilebilir: www.akintiya-karsi.org/koxuz